SevgiForum.NET  



Go Back   SevgiForum.NET > > >

Yeni Konu aç  Cevapla
 
Seçenekler
      #1  
Alt 22.10.2019
SiyahSancakTaR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 01.05.2018
Üye No: 8785
Mesajlar: 226
Aldığı Beğeni : 273
Karizma Puanı: 444
SiyahSancakTaR isimli Üye şimdilik offline konumundadır
SiyahSancakTaR
Üye
Standart Ertuğrul Ocağı'nda Uyanmak
Sabahın ilk ışıkları esrarengiz letafetiyle yüzümü yıkıyor, pencerelerden süzülen temiz hava ruhumu kuş tüyü hafifliğinde serinletiyordu. "Acaba" diye geçiriyorum içimden... "Orta Asya'nın bol oksijenli havasını Anadolu'nun bereketli topraklarına taşıyan Kayılar da, Moğol külhanında yanan Anadolu'nun bağrına su serpip hararetli ruhlarını böyle mi serinletmişlerdi?" Osmanlı tohumunun tarih toprağına bırakıldığı Söğüt'e gidip haşmetli bir devletin mayalandığı ata yadigârı toprakları görmeden ve en az birkaç mazi hatırasının peşine düşmeden bunu anlamak mümkün olmayacaktı.

Hazan yapraklarının sarıdan kırmızıya çalan tonlarıyla lirik bir hüzün bestesine dönüştürdüğü ağaçların mihmandarlığında nazlı nazlı uzayan yollar, nihayet Bizans-Abbasi mücadelelerine sahne olduğu devirde, Arapların "Beldetu's-Safsaf", Farısilerin "Hıtta-i bid" (Söğüt diyarı) terkipleriyle zikrettiği Söğüt'e getiriyor bizleri. Türk kaynaklarında bir ağaçtan çok baharı müjdeleyen narin bir çiçek söyleyişiyle incelerek "Söğütçük" adını alan belde, nihayet Evliya Çelebi'nin dilinde; "...bağlı bahçeli, suyu ve havası lâtif bir kasaba" tasviriyle revnakdar bir tabiat neşvesine kavuşmuştur. Sade ve sakin hâline mukabil, koca Osmanlı tarihini asırların ötesinden içine çekmiş mahfuz bir narteks1 edasıyla tebessüm ediyor.


Kadir kıymet bilmeyen yönetimler elinde kaderine terk edilerek iyiden iyiye hırpalanan Anadolu, 11. asra gelindiğinde eski canlılığını yitirmiş, bir hayal perdesinin sisleri arasında solan ümitlerini tekrar yeşerteceği günleri beklemeye koyulmuştur. Nice zamandır bir doğum sancısı yaşayan Türkistan'ın insanlığa hediye edeceği yeni tarih yapıcılarını bozkırlarından uğurlamasıyla, güneşin değdiği her yere talip olan Oğuzlar çıkar sahneye. 1071 Malazgirt Zaferi'nden sonra Anadolu ufuklarına doğru sel olup akan körpe Oğuz boyları arasında Kayı aşireti de vardır. Ertuğrul Gazi (ve annesi Hayme Ana'nın) idaresinde Batı'ya ilerleyen Kayıların bir kısmı Ahlat'ta soluklandıktan sonra Ankara yakınlarındaki Karacadağ yöresine ve oradan Anadolu'nun kuzeybatısında Bizans sınırlarına yerleşir. Ertuğrul Gazi, Rumlarla Selçuklular arasında yapılan savaşlara akıncı olarak katılır. Nihayet Selçuklu Sultanı 1. Alaaddin Keykubad, hizmetleri mukabilinde Kayılara 1231'de Söğüt'ü mülk, Domaniç ve Ermeni Beli'ni yaylak olarak verir. Selçuklu Sultanlarının emir ve irşatlarıyla uzak ve yakın muhaberelere katılan bir uç beyidir artık Ertuğrul Gazi. Müstakil bir devlet kurmak veya hükümdarlık ve istiklal fikri yoktur. Kendine bağışlanan toprakların muhafazasıyla beraber maiyetinde bulunan arkadaşlarının nafakasını temin ile İslâmiyet'in kudretini dört bir yana yaymaktır tek maksadı.2 Kayıların, Moğollar ile Selçuklular arasında umumen başkent Konya civarında cereyan eden bilek güreşine karışmayıp hudut muhafızlığı vazifesine odaklanmaları, bölgeyi aradığı huzura kavuşturur. Selçuklu iktidarının zayıflaması ve Ertuğrul Gazi'nin uçta itidalli bir siyaset izlemesi her ne kadar dengeleri Bizans lehine değiştirmiş gözükse de;3 Afyon dolaylarından sık sık yağma gayesiyle gelen Çavdar Aşireti artık Söğüt'e uzanamıyor, yerli Rumları haraca bağlayan tekfurların hareket sahası da ister istemez daralıyordu. Yörede suların kısmen durulması iç ve dış gailelerle boğuşan Bizans'ı rahatlatıyor, bir yandan da Kayılarla dost geçinmeye zorluyordu. Hızır gibi yetişen Ertuğrul Gazi'nin ayak bastığı günden beri bölgede hatırı sayılır bir sulh tesis etmesi, din farkı gözetmeksizin ahaliye şefkat ve adaletle yaklaşması, yerli ve muhacir unsurların yüzünü güldürmeye yetmişti. Kayı Aşireti'nin ikbal yıldızını günden güne parlatması ve Bizans hududunda kuvvetler muvazenesini Müslümanlar lehine değiştirmesi, onların şecaat ve gayretlerinde kendi ihtişamlı günlerini gören, ancak bu yeni bahadırları şimdi uzaktan uzağa gıptayla seyreden Konya Sultanlarının da takdirini toplamaktaydı. Anadolu'daki Selçuklu mirasının Osmanlı'nın siyasî varlığına teslim olduğu günler, tarihlerin biraz da efsaneyle karışık dört yüz çadırdan ibaret varsaydığı Kayıların, Horasan'ın Mahan bölgesinden kanatlanan bu maceralı yolculuğuyla Söğüt ellerinde böylece başlamış olur.


Osmanlı'nın dört bir yanda at koştururken dahi ara ara dönüp köklerine nazar etmeleri, şüphesiz Söğüt'ün Ertuğrul Gazi'yi ağırlıyor olmasından kaynaklanıyordu. Murad Hüdavendigâr'ın Kosova yahut Fatih Sultan Mehmed'in İstan*bul'la kurduğu kalbî ünsiyetin tılsımını dedelerinden mi aldıkları bilinmez ama, insan-mekân kaynaşmasının ateşli bir muhabbete dönüştüğünün en güzel timsallerinden biri burada arz-ı endam eder. Bu muhabbet o derece kuvvetlidir ki, sırf bu sebeple Söğüt, biraz da Ertuğrul Gazi demektir. Moğol kasırgasının Anadolu'yu tozu dumana kattığı meyus günlerde iftirak gayyalarında boğulmaya yüz tutan kitlelere, idare ve siyaset usullerine vakıf bir Selçuklu devlet adamı vasfıyla ümit ışığı olacak sıçramaları buradan yapar Gazimiz. Kısıtlı imkânlara ve rakiplerinin çokluğuna rağmen ele avuca sığmayan yiğit oğlu Kara Osman'ı, son senelerinde kendisine vekâleten gazalara salıp (nitekim bu usul şehzadelerin hükümdarlığa hazırlanması mahiyetinde ilerde de tatbik edilecektir) aşiretin başına getirmek suretiyle tarihin günlüğüne esaslı bir not düşmeyi de ihmal etmez. Anadolu'ya akan öteki boy ve aşiretleri gerek emniyetli ve birleştirici siyasetiyle gerekse başta Şeyh Edebali olmak üzere mânevî simyagerlerin, ahîlerin, abdalların ve "Haydi alplerim! Haydi, Karakeçili yörüklerim!" naralarıyla gazadan gazaya teşvik ettiği yârenlerinin himmetiyle etrafında toplamayı başarır. Nişancı Mehmet Paşa'ya göre, yurt gösterilmesini istediği Sultan Alaaddin Keykubat'a, "Küffar-ı hâksâra gaza niyetine bu diyara geldik." diyerek hâlde ve istikbalde soyunun mefkûresini bayraklaştırır. Neşri tarihinde "...gâyet dindâr ve nâmdar ve şecaatiyle ma'ruf kişiydi. Zühd ü takvâda ve salahda ol zamanun meşâhîrindendi."4 tavsifine lâyık görülmesi boşuna değildir.

Bir beldeyi sevmenin bedeli, hayır dualara vesile olacak eserleri onun temiz bağrına nakş u nigâr eylemek değil midir biraz da? İşte Söğüt'te, Osmanlıların ilk bergüzarı "Kuyulu Mescit" kuruluş mefkûresini manidar hikâyesiyle anlatıyor: Ertuğrul Gazi, o dönemde Rumların yaşadığı bir mahalleye inşa ettirir bu mescidi; gaye, bu mabedin bahçesindeki kuyudan su almak için gelen Rum halkın Osmanlı ahalisiyle münasebet kurmasını sağlamaktır. Zamanla hedefe ulaşılır; muhabbet geliştirilir ve Rumlar İslâmiyet'e ısındırılır. Yeni fethedilmiş bir beldeyi keşfetme heyecanı içinde kolları sıvayan Horasan yiğitlerinin yeri geldiğinde Yunus edasıyla,

"Ben gelmedim da'vi için benim işim sevi için
Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim."

idealiyle hizmete koşturmalarını ve "Acaba bir insana daha ulaşabilir miyiz?" derdine talip oluşlarındaki tatlı telâşı, şimdi kuyusu kapatılmış bu tek kubbeli narin mescidin huzurunda hissetmek ne güzel...

Demiştik ya, Söğüt'ün ilk görünüşündeki sükûnete aldanmamak lâzım diye. Ertuğrul Gazi belki de dünyada pek az insana nasip olacak bir hürmet, sevgi ve sadakat hisleriyle hatırlanmıştır. Osmanlı ahfadı bu ecdat yadigârını kaderine terk etmemiş, vefa ocağının ateşini daima canlı tutmuştur. Öyle ki, Bursa'dan Konya'ya uzanan tarihî şosenin Söğüt'e uğraması hasebiyle, özellikle İstanbul'un fethinden sonra Ertuğrul Gazi türbesinde dua etmeden Mekke ve Medine'ye gidilmemiş, hattâ bu sebeple güzergâha "Hacılar Yolu" denmiştir. Rivayete göre Ertuğrul Gazi Domaniç yaylasından sağ salim döndüğünde hem icraatlarını istişare etmek, hem de hayır hasenat yapmak gayesiyle bir toy düzenler ve bu esnada ahalisine "etli bulgur pilavı" ikram edermiş. Vefatından sonra Kayılara bağlı Karakeçili oymağı mensupları -son zamanlarda "festival" ve "şenlik" tabirlerini öne çıkaranlara inat- sadece "ihtifal" gibi sımsıcak bir ifadeyle sembolleştirdikleri bu geleneği asırlarca yaşatmış ve atalarına hürmeten her sene yayladan inme zamanı olan eylül ayının ikinci haftasında Ertuğrul Gazi'yi derin bir huşu içinde ziyaret ederek köylerine dönmüşlerdir. Bu misâllere bakıp düşünüyorum da, acaba bir devlet büyüğümüzün merkadi başında kabaran bu millî heyecan, Yahya Kemal'e "Biz ölülerimizle birlikte yaşarız" dedirten heyecanın bizzât kendisi midir?

Osmanlı'nın sıkıntılı zamanlarında hep bu ecdat yadigârına dönüp hicranlı bir bakış fırlatıldığı görülür sokak aralarında. Çelebi Mehmed'in Söğüt'e hediye ettiği bir cami, Sultan 2. Abdülhamid'in isimlerini yaşatan Hamidiye İdâdisi ve Hamidiye Camii ile Sultan Reşat zamanında idadiye ilâve olarak yaptırılan Dâru'l-Eytâm (Yetimler yurdu) zarif mimarileri ve sevimli çehreleriyle bu bakışın izlerini taşıyor.

Osmanlı'nın dibacesine geri dönüş heyecanını iliklerine kadar hisseden 2. Abdülhamid, samimi gayretleriyle bu mevzuda dost düşman herkese parmak ısırtır şüphesiz. Padişahın hususen hazırlattığı bir alay Söğüt'e gelerek Ertuğrul Gazi'nin türbesi ile mescidini ve harap olan diğer eserleri bir bir elden geçirir, ilâvelerle ihyâ eder. 1281 yılında 93 yaşında Hakk'a yürüyen Ertuğrul Gazi, şimdi çamların, çınarların ve akça kayın ağaçlarının gölgelediği yemyeşil bir bahçenin içinde yatıyor. Pencereye vuran güneşi türbenin harimine mızrak mızrak eleyen rahnelerin sırrını; "Pencere kepenklerindeki bu delikler, 1921'de Söğüt'ü işgal eden Yunanlıların mezara sıktıkları kurşun izleridir." yazılı levhanın ateşi yüreğimizde eritiyor. Aynı bahçede yatan eşi Halime Hatun ve oğlu Savcı Bey'in asıl kabirleriyle birlikte yakın silâh arkadaşlarının temsili mezarları, zümrüt deryanın ortasında yüzen beyaz nilüferleri andırıyor. Hayattayken daima müşterek gaye-i hayallerinin peşinde koşan yardımcılarına şimdi huzur imbikleyen bu sükûnlu bahçede hayalen de olsa refakat vazifesi verenler, böyle bir kabristan tasavvuruyla acaba fırtınalarla geçen muayyen bir devrin rahmaniyet kokan mukadderatını mı sergiliyorlardı?

Osman Bey'in açık mezar olarak tertiplediği Ertuğrul Gazi Türbesi, Çelebi Mehmed tarafından türbe şekline kavuşturulmuş, zaman içinde birkaç tamir ve ilâve görmüştür. Meselâ Sultan Abdülmecid "Ruh-ı Ertuğrul içün" avlu kapısının iki yanına çeşme, avluya da bir fıskiye inşası başlatır. Bu hayırsever sultanın dar-ı bekaya irtihaliyle ortada kalan vazifeyi mukaddes bir vasiyet addeden Sultan 2. Abdülhamid "fikrini imar-ı mülke hasrederek" babasının arzusunu yerine getirir ve -kitabelerin diliyle söylersek- her yerde yaptığı gibi "âb-ı şefkati" burada da akıtarak 1886 yılında çeşmeleri şırıl şırıl uyandırır.5 Sultan bunları yeterli görmemiş olacak ki, 1888'de bahçeye misafirhane, yemekhane ve mutfak ilâve ettirir, 1901'de Halime Hatun ve Savcı Bey'in mezar taşlarını yeniletir.

Kuruluş devri mimarisinin mütereddit hamleleri ile son devir eserleri sarmaş dolaş uzanmıştır Söğüt'ün sinesine. 1919 yılında Kaymakam Said Bey tarafından inşa edilen Kaymakam Çeşmesi, aydınlık mermer bedenini gömgök mavi çinilerin hareketlendirdiği zarif endamıyla, Devlet-i Âli'nin beldedeki son yankılarındandır. Dört cepheli olmasına rağmen sırf insanlar sırtını kıbleye dönmesin, mukaddes beldelere hürmette kusur etmesin diye çeşmenin güney cephesine musluk konmamıştır. Kuruluş devrindeki manevi hassasiyetler bu topraklardan hiç gitmemiş mi dersiniz?

Osmanlıların fırtınalı serencamını harimine sinmiş mazi ıtırlarıyla hulasa eden Söğüt, rehavet çöllerinde pelteleşen ruhlarımıza enerjik şualarını bir akşam kızıllığında süzerken, devletin son demlerinde bestelenen bir marşı cenk naraları ve gaza tekbirleri arasında yıldızlara karışan fetih ayetlerinin müjdesiyle zihinlerimizde yeniden çınlatıyor:
"Ertuğrul Ocağı'nda uyandım / Şehitlerin kanlarıyla boyandım"

Dipnotlar
1. Narteks: İçinde ateş taşınabilen dayanıklı bir bitkinin adıdır.
2. Hayrullah Efendi, Osmanlı Devleti Tarihi, Haz. Zuhuri Danışman, Son Havadis Yay., C.1, s. 116, İstanbul 1971.
3. Mükrimin Halil Yınanç, "Ertuğrul Gazi", İA.; "Ertuğrul Gazi" mad., s. 69, İ.A. Neşri, (1987).
4. Mehmet Neşrî, Kitâb-ı Cihan-Nümâ, cilt 1, s. 73, TTK Yay., Ankara, 1949.
5. İbrahim Hakkı Konyalı; Büyük Doğu, cilt 1, sayı 31, 1959. Türbenin inşası ve çeşmelerin tamamlanmasında devrin Söğüt Kazası Kaymakamı Zühdî Bey'in büyük gayretleri olur.





Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı





Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 07:23.



Powered by vBulletin® Version 3.8.11
Copyright ©2000 - 2020, Jelsoft Enterprises Ltd.



  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
SevgiForum

Powered by vBulletin® Version 3.8.11 Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.