Go Back   SevgiForum.NET > İSLAMİYET GENEL > İslami Paylaşımlar
      #1  
Alt 23.03.2020
deniz gözlüm - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 14.03.2013
Üye No: 450
Mesajlar: 3.383
Likes : 561
Karizma Puanı: 8783
deniz gözlüm isimli Üye şuanda  online konumundadır
Standart Hilâfet’in Yıkılmasıyla Müslümanlar Ne Kaybettiler?
Hilâfet’in Yıkılmasıyla Müslümanlar Ne Kaybettiler?
Müslümanlar; kendilerini şeriata göre yöneten, Allah’ın ve Resûl’ünün hükümlerini içlerinde tatbik eden Halife’nin yok oluşuyla neler kaybettiler?

Bundan seksen yedi sene önce Müslümanlar hakkında dünyanın en büyük cürümü meydana gelmiş ve o dönemin İngiliz Dışişleri bakanı Lord Curzon bu cürümü ifade etmek için Lordlar kame-rasına hitaben şöyle demiştir: “Türkiye meselesi halledilmiştir ve bir daha asla kalkamayacaktır. Çünkü biz onun manevi kuvvetini yok ettik: Hilafet ve İslam” Kuşkusuz bu elim hadise, İslami ümmetin hayatında bir dönüm noktasıdır. İslami ümmete nazaran bir çağın kapanıp başka bir çağın açılmasıdır; Adaletin, güvenin, huzurun, izzetin, zenginliğin kapanıp, zulmün, güvensizliğin, huzursuzluğun, zilletin ve fakirliğin açıldığı bir çağdır.

Eğer kıyaslayacak olursak 3 Mart 1924 senesinden önceki çağın kapanmasıyla yeni bir çağın açılması arasında Müslümanların kaybettiklerinin kazandıklarından dağlar kadar fark olduğu görülür. Hatta yeni bir çağın açılmasıyla Müslümanlar hiçbir kazanç elde etmemişlerdir. Efendilikten köleliğe, âlimlikten cahilliğe, her yönüyle bağımsızlıktan her türlü sömürüye, aydınlıktan karanlığa geçilen bir çağdır. Oysa bazı cahiller ve ahmaklar yeni bir çağın açılmasıyla kölelikten efendiliğe, karanlıktan aydınlığa, sömürüden bağımsızlığa bir geçişin olduğunu iddia ederler. Fakat bu söyledikleri şarlatanlıktan, düzenbazlıktan, aldatmacadan ve yalancılıktan öteye geçemez. Zira iddia ettiklerini doğrulayacak hiçbir kanıtları yoktur.


Hâlbuki mevcut durum onların söylediklerinin tam aksini iddia etmek-tedir. Biz de yeni bir çağın açılmasıyla Müslümanların ve bilumum insanlığın neler kaybettiklerinin bir iddiadan öteye geçip, bir hakikat olması açısından bunlardan en bariz olanlarını zikredeceğiz. Tüm Müslümanlar Hilâfet’in yıkılışıyla dünyalarını kaybettiler. Ekseriyet ise, âhiretini kaybetti. Ekseri Müslümanlar, hem dünya hem de ahiretlerini kaybetmenin ne olduğunu iyi idrak edemediklerinden dolayı, kaybettikleri şeyin ne olduğuna ayrıntılı olarak dikkat çekmek ve üzerine parmak basmak gerekir. Resmi netleştirdikten sonra belki kaybettikleri şeyin önemini anlarlar da kaybettiklerini geri getirmek, geri kazanmak arzusu onları ciddi bir şekilde çalışmaya sevk eder. Çünkü kaybedilenleri tekrar kazanmanın yegâne yolu çalışmaktır. Müs-lümanlar kaybettiklerini geri getirmek için türlü türlü fikirler ve metodlar denediler. Ama beyhude! Bu fikir ve metodlar sadece zarar ve ziyanlarını artırmakla kalmadı, onları türlü türlü yollara ayırdı.


Ümmetin kalkanının kırıldığı, kalbine zehirli hançerin saplandığı 3 Mart 1924 tarihinde Müslümanlar Hilafet’in yıkılışıyla şunları kaybettiler: Birincisi: Vahdetlerini birliklerini kaybetti-ler. Hâlbuki Allah bildik birçok delillerde birliği emretmekte, ayrılıktan nehyetmektedir. Bununla birlikte Müslümanlar ne yaptılar, düşmanlarının istedikleri gibi ayrı kalmayı yeğlediler. Hatta ekseriyet, ayrılığı onur, izzet ve şeref telakki ettiler. Ayrılık ve bağımsızlık uğruna kendilerini kurban ettiler. Oysa birliklerinin, varlığının ve yokluğunun bir İmamla olduğunu unuttular. Unutulan bu değerin yeni yeni farkına varmaya ve birliğin ayrılıktan daha hayırlı olduğunu idrak etmeye başladılar. Ama daha tam idrak edememe onlara kimi zaman birliğin propagandasını kimi zamanda antipropagandasını yaptırdı.

Kimine göre birlik hayal, kimine göre uzak ihtimal kimine göre de yakındır. Birliği hayal görenler, onu gerçekleştirmek için ciddi bir çalışmaya veya ciddi bir düşünceye girişmediler. Uzak görenler, ağırdan aldılar, tüm çabalarını bu yolda sarf etmediler. Yakın görenler ise, yarın veya yarından da yakın inancıyla yarına ulaşmak için bu uğurda kendilerini kurban ettiler veya kurban edilmeyi beklemekteler. Kimi ecelini tamamladı kimi de ecelini tamamlamak üzere bu yolda yürümektedir. Bu birliği yakın görenlerin çaba ve gayretleriyle Müslümanlar, kuvvetin birlikte saklı olduğunu, ayrılığın ise zafiyet ve hakirlik sebebi olduğunu artık yakinen hisseder oldular.

Fakat bununla beraber kendileriyle birliktelik arasında duran manevî veya maddî engelleri ortadan kaldırmak için gerekli ciddiyeti de göstermediklerini bir yan-dan görüyoruz. “Önünüz düşman arkanız deniz, ölümlerden ölüm beğenin, ya savaşarak ya da boğularak ölün” diyen Tarık’ın torunları, Berberi kardeşlerimiz, Müslümanların ilk kıblesi Kudüs kurtulmadıkça gülmek bana haramdır diyen Selahaddinin torunları, Kürt kardeşlerimiz, dilleri Amazikiyye ve Kürtçeyi ihya etmek, onları devletlerin tanıdığı resmi dil haline getirmek amacıyla kendilerini kurban ettiklerini, bu uğurda yorulmadan, usanmadan çalıştıklarını, devletleri tarafından da dilleri resmi dil olarak tanınınca sevinç çığlıkları attıklarını, ayrılığa giden yolda adım adım ilerlediklerinden ötürü sevindiklerini görürüz.

Hâlbuki bunlar, nihayetinde kâfir dev-letlerin teşvik ve tahrikiyle zatî yönetim emellerine ulaşmak için insan hakları self determinasyon, fikir ve ifade hürriyeti bahanesiyle yapılan tefrika çalışmaları değil midir? Bunlara göre yöneticiler kendilerini Araplaştırmak, Türkleştirmek istiyor. Evet, yöneticiler bunu istiyor. Kimse bunu yadsıyamaz. Kâfirlerin tahrik ve teşvikiyle yöneticileri buna iten etken milliyetçiliktir. Bunun için Türkleştirmek ve Araplaştırmak da başarısız oldular. Keşke onları Araplaştırmaya iten Arapçanın, İslâm’ın dili olması, İslâm’ın ancak Arapçayla anlaşılması olsaydı! Bunu da ayrılık tohumlarını ekerek cebir ve şiddetle değil, İslam akidesine ilişmiş tozları bertaraf ederek, onu akıl ve kalplerde diriltmek, İslam’ında ancak Arapçayla anlaşılacağına dair kanaate dayalı mefhumlar icat etmekle yapsalardı ya! Şimdi ki yöneticilerin yaptıkları bu Araplaştırma ve Türkleştirme milliyetçiliktir.


Birliğin faktörlerinden değil, bilakis ayrılık amillerindendir. Allah’ın şeriatı ile hükmetmeyen kimselere, dillerine ve milliyetçiliğe davet bahanesi verir. Arap, salt Arap olması açısından Hintliden, Türk de salt Türk olması yönünden Kürt’ten, Arap’tan üstün değildir. Arapçada Kahtan ve Adnân’ın dili olması yönünden Berberî dilinden, Türkçenin de Osmanlı dili olması açısından Kürtçeden, Çerkezceden daha efdal değildir. Arapçayı diğer dillerden üstün kılan, onun Teşri kaynakları olan Kur’ân ve sünnetin dili olması açısındandır. İslam’ın dilini teşri dili kılarak layık olduğu mekâna koymak uğrunda çalışanlar müstesna, Arapçaya davet makbuldür ne de üstünlüktür. Arapçayı teşri dili kılarak layık olduğu mekâna koymak, ayrılığa neden olan unsurlardan değil, birliğin tezahürlerinden bir tezahür olur.

Bu durumu dili ne olursa olsun, hangi halktan olursa olsun, İslam dininin hü-kümlerine bağlanmaya itina gösteren her Müslü-man şartsız kabul eder. Daha da ötesinde onu, bil-fiil kendi dili gibi itibar eder. Çünkü Arapçadan önce İslâm’a iman etmiş, yakinen onun, inandığı dinin dili olduğunu anlamış, idrak etmiş, mefhumlaştırmıştır. Sadece bu halde bile onun Arapçaya gösterdiği özen, aslı Arap olan birinin gösterdiği özen ve itinadan daha az olmayacak, bilakis belki de ondan daha çok fazla ihtimam gösterebilecektir. Bu ihtimam, kişinin bağlanma boyutuyla ve dine olan hırsıyla paraleldir. İkincisi: Ferdî ve cemaaî iradelerini kaybet-tiler. İradeden kasıt, kişinin istediği, inandığı de-ğerlere göre hayatını idame ettirmesidir. Bugün ajan yöneticiler, cihad etmek isteyen muhlis Müslüman fertlere, sınırları kapatarak onları cihad isteklerinden alıkoymakta hatta onları tutuklayıp hapse atmaktalar. Aynı şekilde başörtülü kadınlar da, okula alınmamakta, girenler yaka paça dışarı atılmakta, okuma iradelerini uygulayamamaktalar. Haccetmek isteyen Müslümanların Kâbe’ye, namaz kılmak isteyen müminlerin camiye gitmelerine engellenmekte, dahası namaz kılanlar ise sırf namaz kıldıkları için işten atılmaktalar.

Cemaaî iradelerine gelince; bugün Müslümanlar İslamî esaslara dayalı bir devlet istemekteler, ama zorbacı despot yöneti-ciler, onların bu isteklerine ket vurmaktalar. Mesela FİS partisi Cezayir’de ezici çoğunlukla se-çimleri kazandığı halde kâfirler ve onların ajanları tarafından seçimler iptal edildi, İslam’ı isteyenlere karşı topyekun savaş açıldı. Mısır’da, Türkiye’de, Afganistan’da, Pakistan’da Filistin’de ve Suriye’de ezici çoğunluk İslam’ı istemekte ama gayri Müslim azınlık ve bunların destekledikleri kukla ajanlar tarafından İslam’ın hayata hâkim olması engellenmektedir.

Dolayısıyla Müslümanlar, cemaaî iradelerini infaz edememekteler. Aynı şekilde Müslümanlar, yabani orman hayvanlarının bile yapmaktan hâyâ edeceği birçok vahşi cürümleri Afganistan’ın kuzeyinde bulunan Cangi kale zindanında işleyen, orada tutukluları bir araya toplayıp tüfekler, tanklar ve uçaklar ile ateş açarak katleden, yine aynı şeyi Afganistan’daki Bagram ve Irak’taki Ebî Ğarîb zindanında ve Felluce’de işleyen, evlerin ve namusların dokunulmazlığını hiçe sayan, iffetli hanımları iğ-renç bir şekilde kirleten, kadın-yaşlı-çocuk deme-den herkesi kitlesel olarak katleden Amerika’ya, Filistin’de aşağılık bir biçimde cürümler işleyen ve işlemeye devam eden, Cenin’de katliam daha doğrusu soykırım yapan, taş üstünde taş koymayan, kadınları, yaşlıları ve çocukları vahşice katleden, evleri başlarına acımasızca yıkan, ağaçları kökünden söken Yahudi varlığına, Kuran’a hakaret eden Danimarka’ya, kanlarını akıtan, ırzlarına tecavüz eden, mukaddesatlarını ayaklar altına alan Hintlilere ve Ruslara haddini bildirmek istemekte ama korkak ajan yöneticiler isteklerine mani olmaktalar.

Oysa Hilafet devletinin varlığı anında yöneten ile yönetilen el, el ele omuz omuza İslam düşmanlarına karşı sa-vaşmaktaydılar. Mesela ez-Zemahşerî el-Fâik isimli kitabında şöyle bir olayı nakleder: Sıffin fitnesinden yararlanarak Şam diyarına saldırma ni-yetinde olan Rum Kralına Muaviye, eğer bu niyetini icra ederse Kostantiniyye’yi kendisine mezar edeceğini bildirir. Yine el-Kalkaşindi tarihinde “Hıristiyanlar, Müslüman bir kadının avret yerlerini açtıklarında “yetiş Ya Mutasım” diye haykıran kadının haykırışı kendisine ulaştığında, ordularını donatarak o Müslüman kadının yardımına koştuğunu” nakleder.

Müslümanlarla ahitlerini bozmalarının ardından Bizanslı Rumlara şiddetli bir ültimatom veren Harun er-Raşid, “Mü’minlerin Emîri Hârun’dan Rumların köpeği Nekfur’a! Sana, işitmeksizin göreceğin bir karşılık vereceğim!” demekle ahidi bozmanın ne demek olduğunu göstermek amacıyla ordular göndermiş ve daha bu ültimatom krala ulaşmadan Müslümanların Ordusu Rumların kalelerini taru-mar etmiştir.

Buna benzer daha nice örnekler var-dır. Üçüncüsü: İşlerinin kolayca yürümesini kaybettiler. İslami ülkelerde özellikle Türkiye’de Müslümanlar işlerin kolayca halledilmesini özlediler. Devlet dairelerindeki sıkışıklık, memurların iş görmemezliği, bugün git yarın gel zihniyeti, işlerin kolayca halledilmesine engel oldu. Müslümanlar günlerce hastane sıralarında, banka kuyruklarında ve diğer kurumların kapıları önünde kuyrukta bekler oldular. İşlerini halletmek için değil, kuyrukta beklemek için sabahın erken saatlerinde yollara düştüklerini görmekteyiz.





Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık








Powered by vBulletin® Version 3.8.11
Copyright ©2000 - 2020, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.1

  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
Powered by vBulletin ® Version 3.8.11 .Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd
vBseo 3.6.1
Sevgiforum.com     hack forum     webmaster forumu     imagez.site