SevgiForum.NET  




Go Back   SevgiForum.NET > İSLAMİYET GENEL > Kuran-ı Kerim

Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler
1 hafta önce
  #11
Yöneticiİnsanı farklı yapan, affettikleri, güçlü yapan sabrettikleri, kendisi yapan ise vazgeçtikleridir.
 
byabdullah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Profil Bilgileri    
Kayıt Tarihi: 26.07.2013
Üye No: 1132
Mesajlar: 5.132
Likes 2244
Rep Puanı: 12704
Etiketle: @byabdullah
Online-Ofline
byabdullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır






فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَا لَقِيَا غُلَامًا فَقَتَلَهُۙ قَالَ اَقَتَلْتَ نَفْسًا زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍۜ لَقَدْ جِئْتَ شَيْـًٔا نُكْرًا


Tekrar yola koyuldular.
Nihâyet bir erkek çocuğa rastladılar.
Hızır bu çocuğu hemen öldürüverdi.
Mûsâ dayanamayıp:
“Öldürdüğü bir cana karşı kısâsen olmaksızın masum ve günahsız bir cana kıydın, öyle mi?
Gerçekten sen, çok fenâ bir iş yaptın!”
dedi.


Kehf / 74. Ayet

Türkçe Okunuşu

Fentaleka hatta iza lekıya ğulamen fe katellehu kale e katelte nefsen zekiyyetem bi ğayri nefs le kad ci'te şey'en nükra

TEFSİR:
Buhâri ve Müslim’de anlatıldığı üzere “Mûsâ ile Hızır (a.s.) gemiden çıktılar. Kıyıda yürüyorlarken orada oynayan çocuklar gördüler. Hızır onlardan birinin kafasını eliyle tuttu ve koparıp öldürdü. Bunun üzerine Mûsâ (a.s.) ile Hızır arasında bu âyetlerde haber verilen konuşma geçti.” (Buhârî, Tefsir 18/2; Müslim, Fezâil 170)

Bu arada Hızır, Mûsâ’ya şöyle demiştir:

“Ben Allah tarafından öyle bir ilim sahibiyim ki, senin onunla amel etmen uygun değildir. Çünkü sen onunla amele me’mûr değilsin. Sen de Allah tarafından öyle bir ilim sahibisin ki, benim onunla amel etmem uygun değildir. Çünkü ben onunla amele me’mur değilim.” (bk. Buhârî, Enbiyâ 27)

Hızır’ın yaptığı bu iş, birincisinden daha büyük ve daha kabul edilemez cinsten bir şeydi. Bir önceki, geminin yan tarafından bir delik açmak olup, kapatmak suretiyle telâfi edilebilirdi. Fakat öldürmenin böyle bir telâfisi mümkün değildi. Fakat önceki hâdise hakkında kötü ve tehlikeli mânasında kullanılan اِمْرًا (imren) kelimesinin, burada kullanılan نُكْرًا (nükren) kelimesinden daha ağır olduğu söylenmiştir. Çünkü bir kişiyi öldürmek, gemideki yolcuların tamamını boğmaktan daha hafiftir.

Hızır’la Mûsâ (a.s.)’ın arkadaşlıklarına son noktayı koyan olay ise şöyle gerçeşti:
Kızıl Gül bunu begendi.
  Alıntı ile Cevapla
1 hafta önce
  #12
Yöneticiİnsanı farklı yapan, affettikleri, güçlü yapan sabrettikleri, kendisi yapan ise vazgeçtikleridir.
 
byabdullah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Profil Bilgileri    
Kayıt Tarihi: 26.07.2013
Üye No: 1132
Mesajlar: 5.132
Likes 2244
Rep Puanı: 12704
Etiketle: @byabdullah
Online-Ofline
byabdullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır







قَالَ اِنَّمَٓا اَنَا۬ رَسُولُ رَبِّكِۗ لِاَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا


Rûh: “Ben sadece Rabbinin bir elçisiyim. O, beni sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamak için gönderdi” dedi.

Meryem / 19. Ayet

Türkçe Okunuşu

Kale innema ene rasulü rabbiki li ehebe leki ğulamen zekiyya

TEFSİR:
Hz. Meryem, insan suretinde güzel ve mükemmel bir erkeğin perdeyi aşarak yanına gelmiş olduğunu görünce, onun, kendisine kötülük yapmak isteyen biri olduğunu zannetti. İçinde bir korku hissetti ve irkildi. Derhal onun şerrinden kendisini koruması için Rahman’a; nihâyetsiz merhamet sahibi olan Allah’a sığındı. O kişiyi de Allah ile korkutmak istedi. “Eğer sen kötülük yapmaya niyetli, kendinden korkup sakınmak gereken biriysen, senin şerrinden Allah’a sığınıyorum. Eğer sen Allah’ı bilen, O’nun emrine karşı gelmekten korkan biriysen, o halde yine senden Allah’a sığınıyorum, O’nun cezalandırmasından sakın” dedi. Cebrâil (a.s.), onu sakinleştirmek ve korkusunu gidermek için, “kendisinin, O sığındığı Rahman’ın gönderdiği bir elçi olduğunu, kötülük yapacak bir kimse olmadığını, Allah’ın kendisine günahlardan uzak, tertemiz bir erkek çocuk bağışlamasına sadece bir vasıta olmak üzere geldiğini, bunun için de gömleğine üfleyeceğini” söyledi. Fakat Meryem meseleyi tam olarak anlamamış, gönlündeki şüpheler ve endişeler zail olmamıştı. Cebrâil’in bu sözüne şaştı, kaldı. Çünkü normal şartlar altında çocuğunun olabilmesi için ister sahih bir nikah ile olsun, isterse zina yoluyla olsun bir erkekle beraber olması gerekiyordu. Fakat o tertemizdi; ne evlenerek bir erkekle beraber olmuştu, ne de zinâ etmişti. Cebrâil (a.s.), onun, dedikleri doğru, iffetli bir bâkire olduğunu tasdikten sonra, çeşitli sebep ve hikmetlerle Allah’ın ondan babasız bir çocuk dünyaya getirmek istediğini, bunun her şeye kadir olan Allah için çok kolay olduğunu bildirdi. Artık ondan babasız olarak İsa dünyaya gelecek, bu haliyle o, Allah’ın sonsuz kudretinin açık bir delili, işaret ve alâmeti olacaktı. Yine o, Allah tarafından bir rahmet olarak insanları imana, hidâyete ve hayırlı amellere irşad edecekti. Bunun böyle olacağı, Allah’ın ilminde ve Levh-i Mahfûz’da ta ezelden hükme bağlanmış, olup bitmişti.

Acaba Hz. Meryem hamileliği ve doğumu esnâsında nelerle karşılaştı? Doğum sonrası ne tür hâdiseler meydana geldi? İşte bundan sonraki âyetler bu konuya ışık tutmaktadır:

Kızıl Gül bunu begendi.
  Alıntı ile Cevapla
1 hafta önce
  #13
Yöneticiİnsanı farklı yapan, affettikleri, güçlü yapan sabrettikleri, kendisi yapan ise vazgeçtikleridir.
 
byabdullah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Profil Bilgileri    
Kayıt Tarihi: 26.07.2013
Üye No: 1132
Mesajlar: 5.132
Likes 2244
Rep Puanı: 12704
Etiketle: @byabdullah
Online-Ofline
byabdullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır







جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَذٰلِكَ جَزٰٓؤُ۬ا مَنْ تَزَكّٰى۟


Onlar, altlarından ırmaklar akan Adn cennetlerinde ebedî kalacaklardır.
Her türlü yanlış inançtan ve günahlardan arınanların mükâfatı işte budur!


Tâ-Hâ / 76. Ayet

Türkçe Okunuşu

Cennatü adnin tecrı min tahtihel enharu halidıne fıha ve zalyike cezaü men tezekka

TEFSİR:
İmanla sâlih amelleri birleştirenlere cennette pek yüksek dereceler vardır. O yüksek dereceler, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları Adn cennetleridir. Bu cennetlere erişmek isteyenler, küfür, şirk ve isyan başta olmak üzere her türlü günahlardan, kötülüklerden nefislerini arındırmalı; Resûlullah (s.a.s.)’in canlı olarak temsil ettiği Kur’an ahlâkıyla ruhlarını tezyin etmelidirler.

Burada imanı olup sâlih amelleri olmayan veya eksik olan kimselerin, cennete girseler de, o yüksek derecelerden mahrum kalacaklarına işaret bulunmaktadır.

Şimdi tekrar Hz. Mûsâ’nın kıssasına dönülerek buyruluyor ki:
Kızıl Gül bunu begendi.
  Alıntı ile Cevapla
6 Gün önce
  #14
Yöneticiİnsanı farklı yapan, affettikleri, güçlü yapan sabrettikleri, kendisi yapan ise vazgeçtikleridir.
 
byabdullah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Profil Bilgileri    
Kayıt Tarihi: 26.07.2013
Üye No: 1132
Mesajlar: 5.132
Likes 2244
Rep Puanı: 12704
Etiketle: @byabdullah
Online-Ofline
byabdullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır






يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ وَمَنْ يَتَّبِعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ فَاِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِۜ وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكٰى مِنْكُمْ مِنْ اَحَدٍ اَبَدًاۙ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يُزَكّ۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ



Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın.
Kim şeytanın adımlarına uyarsa, bilin ki o, ısrarla hayâsızlığı, çirkin ve kötü işleri yapmayı emreder.
Eğer üzerinizde Allah’ın lutfu ve merhameti olmasaydı, sizden hiç kimse ebediyen temize çıkamazdı.
Ancak Allah dilediği kullarını temize çıkarır.
Allah her şeyi hakkiyle işiten, hakkiyle bilendir.


Nûr / 21. Ayet

Türkçe Okunuşu

Ya eyyühellezıne amenu la tettebiu hutuvatiş şeytan ve mey yettebı' hutuvatiş şeytani fe innehu ye'müru bil fahşai vel münker ve lev la fadlüllahi aleyküm ve rahmetühu ma zeka minküm min ehadin ebedev ve laninnellahe yüzekkı mey yeşa' vallahü semıu alım

TEFSİR:
Şeytan insanın apaçık düşmanıdır. Düşmandan hayır ummak boş bir hayaldir. O daima hayâsızlığı, edepsizliği, yüz kızartıcı fiilleri, gayr-i meşrû işleri, dinin ve aklın hoş görmediği kötülükleri emreder durur. Bu sebeple şeytanın izlerini tâkip etmek yasaklanmaktadır. Pek çok insan ona uyarak helak uçurumlarından yuvarlanmaktadır. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın lutuf ve merhamet ettiği kimseler şeytanın şerrinden korunabilmekte, doğru yolu bulmakta ve hâlini ıslah edebilmektedir. Buna göre kul, daha iyi olabilmek için gayret göstermekle beraber esas yardım ve başarının Allah’tan geldiğini bilmeli; gönlünü, tüm ümit ve korkularını her şeyi en iyi şekilde işiten ve bilen Allah’a bağlamalıdır.

Nitekim bir defasında Allah Resûlü (s.a.s.):

“- Hiç kimse kendi amelleriyle cennete giremez” buyurdu. Ashâb-ı kirâm:

“- Sen de mi, ya Rasûlallah?” diye sorduklarında Efendimiz (a.s.):

“- Ancak Allah’ın beni mağfiret ve rahmetiyle sarıp sarmalamış olması başka” diye cevap verdi. (Buhârî, Rikâk 18)

Allah’ın hususi mağfiret ve rahmetiyle nefsini temizleme imkanı bulanlar, güzel ahlâk ve fazilet sahibi olurlar. Bunlardan beklenen de insanları af ve bağışlama itibariyle faziletli numûnesi davranışlar sergilemeleridir:
Kızıl Gül bunu begendi.
  Alıntı ile Cevapla
5 Gün önce
  #15
Yöneticiİnsanı farklı yapan, affettikleri, güçlü yapan sabrettikleri, kendisi yapan ise vazgeçtikleridir.
 
byabdullah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Profil Bilgileri    
Kayıt Tarihi: 26.07.2013
Üye No: 1132
Mesajlar: 5.132
Likes 2244
Rep Puanı: 12704
Etiketle: @byabdullah
Online-Ofline
byabdullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır








فَاِنْ لَمْ تَجِدُوا ف۪يهَٓا اَحَدًا فَلَا تَدْخُلُوهَا حَتّٰى يُؤْذَنَ لَكُمْۚ وَاِنْ ق۪يلَ لَكُمُ ارْجِعُوا فَارْجِعُوا هُوَ اَزْكٰى لَكُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ


Şâyet orada kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin.
Eğer size “Geri dönün!” denirse derhal dönün.
Bu, sizin için daha temiz, daha nezih bir davranıştır.
Allah, bütün yaptıklarınız hakkiyle bilir.


Nûr / 28. Ayet

Türkçe Okunuşu

Fe il lem tecidu fıha ehaden fe la tedhuluha hatta yü'zene leküm ve in kıyle lekümurciu ferciu hüve ezka lemüm ve in kıyle lekümurciu ferciu hüve ezka leküm vlalahü bima ta'melune alım

TEFSİR:
Sûrenin ilk âyetlerinde beyân edilen hükümler, kötülüklerin toplumda ortaya çıktıkları sırada yok edilmesini hedeflemektedir. Bu ve bundan sonraki birkaç âyette getirilen hükümler ise, kötülüğe daha vuku bulmadan mâni olmak, toplumu ıslah etmek ve kötülüğün ortaya çıkıp yayılmasına sebep olacak durumların kökünü kazımak hedefini taşımaktadır. Bu vesileyle başkalarının evlerine rastgele giriş yasaklanmakta, karşı cinslerin serbestçe karışımı önlenmekte, kadınların zînetleri ve makyajlarıyla yabancı erkeklere görünmesinin önüne set çekilmekte, fuhuş yasaklanmakta, erkeklerle kadınlar uzun süre bekâr kalmamaya teşvik edilmekte, köle ve cariyeleri bile evlendirmekten başka toplumu şerden temizlemenin yolunun bulunmadığı açıkça gösterilmektedir. Görüldüğü üzere ilâhî hukuk, kötülüğü sadece yasaklamak veya suçluya belli bir ceza vermekle kalmamakta, kötülüğe yol açacak ve insanları kötülüğü işlemeye itecek tüm unsurları da ortadan kaldırmaktadır.

Bu üç âyette evlere giriş âdabı öğretilmektedir. Şöyle ki:

Birincisi; İslâm öncesi Arap âdetine göre, insanlar birbirlerinin evlerine yalnızca “iyi sabahlar” ya da “iyi akşamlar” diyerek izin almadan serbestçe girerlerdi. Önceden haber verilmeden yapılan böyle girişler bazan ev halkının ve kadınların gizliliğini ihlal ederdi. Allah, herkesin kendi evinde bir gizliliği olabileceği ve dolayısıyla kimsenin bir başkasının evine ev halkının izni olmadan habersizce giremeyeceği kâidesini koydu.

Rivayete göre Ensar’dan bir kadın:

“- Ey Allah’ın Rasûlü! Ben evimde babam olsun, oğlum olsun hiç kimsenin görmesini istemediğim bir hal üzere bulunabiliyorum. Ben bu halde iken babam gelir yanıma girer, yine ai*lemden bir başka adam çıkıp gelebilir. Ne yapmamı tavsiye ederseniz?” dedi. Bunun üzerine bu 27. âyet-i kerîme nâzil oldu. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân, XVIII, 147)

Buna göre başkalarına ait olan evlere, aynı ev içerisinde de başkalarının kaldığı odalara girerken izin istemeli, girmek için onay almalı, oraya girmemizde herhangi bir sakınca olmadığı noktasında hem kendi kalbimiz hem de evdekilerin kalbi mutmain olmalı ve hâne halkına selam vererek oraya girmeliyiz. Çünkü evlerin, kişilerin kaldıkları özel yerlerin bir mahremiyeti vardır. İslâm bu mahremiyetin korunmasına çok önem vermektedir. Gizlilik hakkı sadece evlere girişle alakalı olmayıp bir evi dışarıdan gözleme, kapı aralığından bakma, içerde konuşulanları dinleme, hatta bir başkasının mektubunu izinsiz okumaya kadar uzanmaktadır. Resûlullah (s.a.s.)’in bu konuda pek çok dikkat çekici beyânları vardır.

Resûlullah (s.a.s.); “İzin istemek gözün evin ayıplarını görmemesi için şart kılınmıştır” (Buhârî, İsti’zân 11) buyurarak mahremiyeti ihlâlin, Sadece bir yere girmekle değil aynı zamanda bakmakla da meydana geldiğini belirtir. Bu bakımdan kişi herhangi bir yere girmek üzere izin almak istediğinde Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in âdeti veçhile, kapının biraz gerisinde, sağ ya da sol yanını dönerek durmalıdır. (Ebû Dâvûd, Edeb 127)

Başkasının evine pencere veya anahtar deliği gibi yerlerden bakmak ve içeridekileri gözetlemek, şahsiyetli bir mü’mine kesinlikle yakışmayan bir davranıştır. Zîra bu davranış, bakan açısından ahlâkî düşüklük ve hasta ruhluluk, bakılan için de mahcûbiyet ve huzursuzluk kaynağıdır. Nitekim bir adam, Resûlullah Efendimiz’in kapısındaki bir delikten evin içine bakmıştı. O esnâda Resûlullah’ın elinde bir tarak vardı. Adamın bu davranışını farkeden Efendimiz şöyle buyurdu:

“Senin beni gözetlediğini bilmiş olsaydım, bununla gözünü oyardım. İzin istemek, evin içerisi görülmesin diye emredilmiştir.” (Müslim, Âdâb 40-41) Yine Efendimiz (s.a.s.): “Bir kimse, izinleri olmaksızın insanların evinin içine bakarsa, gözünü çıkarmaları onlara helâl olur” (Müslim, Âdâb 43) buyurarak, böyle insanların ne kadar büyük bir suç ve günah işlediklerine dikkat çekmiştir. Burada Allah Resûlü’nün, bakanın gözünü çıkarmanın helâl olduğunu söylemesi, yapılan edepsizliğin ne kadar insanlık dışı ve kötü bir davranış olduğunu anlatmak içindir.

Asr-ı saadette evler, hurma dallarından, çoğunlukla tek katlı ve basit yapılarda inşâ edildiği için o gün insanlar kapı önünde, evdekilerin duyabileceği bir sesle “Selâmun aleyküm, girebilir miyim?” demek sûretiyle izin talep ediyorlardı. Nitekim bu duruma uymayan sahâbîlerin Resûlullah tarafından te’dib edildiğini görmekteyiz. Kilde b. Hanbel (r.a.) diyor ki, Resûlullah (s.a.s.)’in yanına gittim ve selâm vermeden huzuruna girdim. Bunun üzerine Efendimiz:

“– Geri dön ve «es-Selâmü aleyküm, girebilir miyim?» de” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Edeb 127)

Benî Âmir’den bir zât, Allah Resûlü evde iken, “İçeri gireyim mi?” diye izin istemişti. Resûl-i Ekrem Efendimiz hizmetçisine: “ Çık, bu adama izin istemeyi öğret. Önce «es-Selâmü aleyküm» desin, sonra «Gireyim mi?» diye sorsun” buyurdu. Adam Peygamberimiz’in söylediklerini duyarak: “es-Selâmü aleyküm, girebilir miyim?“ dedi. Bunun üzerine Efendimiz izin verdi, o da içeri girdi. (Ebû Dâvûd, Edeb 127)

İkincisi; herhangi bir evin kapısını çalarak izin isteyen kimse, bu işi en fazla üç defa tekrarlamalı, cevap verilmediği takdirde ısrarcı olmamalıdır.

Efendimiz (s.a.s.):

“İzin istemek üç defâdır. İzin verilirse girersin, verilmezse geri dönersin” buyurmuştur. (Buhârî, İsti’zân 13) Bununla birlikte içerdekiler tarafından duyulmadığını zanneden kimsenin, kapıyı daha fazla çalmasında bir mahzur yoktur. Eğer içeriden: “Geri dönün!” denilirse, orada beklenilmeden derhal geri dönülmelidir.

Üçüncüsü; faydalanmamıza açık bulunan veya içinde bir eşyamızın bulunduğu, fakat kimsenin oturmadığı evlere girerken izin istemeye gerek yoktur. Mesela herkese açık olan hanlar, hamamlar, oteller, misafirhaneler ve dükkanlar bu kabilden yerlerdir.

Rivayete göre izin istemeyi emreden 27. âyet-i kerîme nâzil olduk*tan sonra bir kısım sahâbe bu işte çok dikkatli davranmaya başladılar. İster harabe olsun, ister orada kimseler yaşasın, nereye giderlerse mutlaka selâm verir ve izin isterlerdi. Bunun üzerine 29. âyet-i kerîme nâzil oldu ve Yüce Allah bu âyet-i kerîme ile kim*senin yaşamadığı bir ev ya da yere girmek için izin isteme mecburiyetini kaldırıp izinsiz girmeyi mubah kıldı. Çünkü izin istemenin sebebi, sade*ce kişinin kendisi için görülmesi haram olan şeyleri görme korkusudur. Böyle bir sebep ortadan kalkınca hüküm de ortadan kalkar. (Kurtubî, el-Câmi‘, XII, 221)

İslâm, kişiyi harama götürecek bütün yolların kapatılması maksadıyla daha sıkı önlemler almakta, haram ateşinin belki de başlangıç kıvılcımını oluşturacak ilk merhaleyi bile dikkatten uzak tutmayarak mü’min erkek ve mü’min kadınların bakışlarını kontrol etmelerini istemektedir:
Kızıl Gül bunu begendi.
  Alıntı ile Cevapla
4 Gün önce
  #16
Yöneticiİnsanı farklı yapan, affettikleri, güçlü yapan sabrettikleri, kendisi yapan ise vazgeçtikleridir.
 
byabdullah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Profil Bilgileri    
Kayıt Tarihi: 26.07.2013
Üye No: 1132
Mesajlar: 5.132
Likes 2244
Rep Puanı: 12704
Etiketle: @byabdullah
Online-Ofline
byabdullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır






قُلْ لِلْمُؤْمِن۪ينَ يَغُضُّوا مِنْ اَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْۜ ذٰلِكَ اَزْكٰى لَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ


Mü’min erkeklere söyle:
Gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar;
iffet ve namuslarını korusunlar.
Bu, onlar için daha temiz ve daha nezih bir davranıştır.
Şüphesiz Allah, onların bütün yaptıklarını en iyi bilmektedir.


Nûr / 30. Ayet

Türkçe Okunuşu

Kul lil mü'minıne yeğuddu min ebsarihim ve yahfezu fürucehüm zalike ezka lehüm innellahe habırum bima yasneun

TEFSİR:
Kişiyi harama sevk eden yolların başında gözler gelir. Görmek kalbe açılan en büyük kapıdır. Oraya ulaşan duyu kanallarının en mükemmelidir. Bu sebeple haramlardan ve fitneye düşmekten korkulan hususlardan gözlerin sakındırılması büyük önem arz etmektedir. Bu âyette de önce mü’min erkeklere hitap edilerek gözlerin her durumda tamamen kapatılması değil; haramlara bakmaktan, gerek dışarıda gerek içerde, gerek başkalarının evlerine girerken çıkarken, otururken kalkarken gözleri dikmekten, ayıp bir şey görmekten korunması istenmektedir.

Şiblî (r.h.)’e: “Gözlerini korusunlar” âyetinin ne mânaya geldiği sorulmuş, o da:

“Baş gözlerini haram olan şeylerden, kalp gözlerini de Allah’ın dışındaki şeylerden çeksinler” demiştir.

Resûlullah (s.a.s.): “Yollarda oturmaktan sakınınız” buyurunca, ashâb-ı kirâm (r.a.):

“- Ey Allah’ın Rasûlü! Bizim için orada oturmak kaçınılmaz bir şeydir. Biz ora*larda sohbet ederiz” dediler. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.):

“- Madem oturmaktan başka şeyi kabul etmiyorsunuz, o takdirde yolun hakkını verin” buyurdu.

“- Yolun hakkı nedir, ey Allah’ın Rasûlü!” dediklerinde de şöyle buyurdu:

“- Gözün haramdan sakınılması, ra*hatsızlık verici şeylerin önlenmesi, selâmın alınması, iyiliğin emredilip kö*tülüğün sakındırılması.” (Buhârî, Mezâlim 22; Müslim, Libâs 114)

Resûlullah (s.a.s.)’in Hz. Ali’ye yaptığı: “Bir baktığında arkadan bir daha bakma. Birinci bakış hoş görülebilir fakat ikinciye hakkın yoktur” (Ebû Dâvûd, Nikah 43) şeklindeki hatırlatma, bu hususta mühim bir ölçüyü beyân etmektedir. Çünkü insan belki ilk nazarına hâkim olamayabilir, fakat ikincisine hâkim olma imkânı vardır.

Peygamberimiz (s.a.s.) bir başka vesileyle şöyle buyurur:

“Kim bana iki çenesinin ve iki bacağının arasını garanti ederse, ben de ona cenneti garanti ederim.” (Buhârî, Rikāk 23)

Âyette “iffet ve namus” olarak tercüme edilen اَلْفَرَجُ (ferc) kelimesi, hakiki olarak üreme organları, mecazi olarak da iffet ve namus mânasına gelir. Kur’an’da “fercin korunması” istendiğinde bundan maksat onun zinadan korunmasıdır. Ancak bu âyet-i kerimede, hakiki mânasıyla birlikte onu gözlerden korumak ve bunun için örtmek mânası da kastedilmiştir. Zaten onu gözden koruma emri, evleviyetle onu zinadan da koruma mânasını ifade etmektedir. Tıpkı ana babaya “Öf!” deme emrinin, evleviyetle onlara bağırmayı, çağırmayı ve vurmayı yasaklaması gibi.

Erkeğin başkalarının gözlerinden sakınması gereken yerleri sadece üreme organı değil, tüm avret yerleridir. Bunun asgari sınırı, Hanefi mezhebine göre göbekle diz kapaklarına kadar olan kısımdır. Diz kapakları da bu sınıra dâhildir. Yalnız bu sınırlar, erkekler arasında riâyet edilmesi gereken sınırlardır. Erkeğin yabancı kadınlara karşı örtüp sakınması gereken yerler daha farklıdır. Burada yasak sınırı, normal şartlarda karşı tarafı tahrik edebilecek, ona karşı cinsî câzibeyi artıracak takılar, kokular, vücut teşhiri gibi nesneler ve davranışları da içine almaktadır.

Hâsılı âyetin gösterdiği istikâmette mü’min erkekler, mümkün olduğu nispette iffetli olmaya gayret göstereceklerdir. Resûlullah (s.a.s.)’in şu hadis-i şerifi bize bu konuda gösterilmesi lazım gelen hassâsiyeti çok güzel bir şekilde izah etmektedir.

Sahâbe-i kirâmdan biri:

“- Ey Allah’ın Rasûlü! Biz mahrem yerlerimizden neyi gizleyelim, ne*yi gösterelim?” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.s.):

“- Sen mahrem yerini hanımın ya da ca*riyen dışında herkesten korumalısın” buyurdu. Adam:

“- Peki kişi kendisi gibi bir erkek ile birlikte bulunursa?” diye sorunca, Efendimiz (s.a.s.):

“- Eğer onun görmemesi*ni sağlayabiliyorsan, bunu sağla” buyurdu. Bu sefer:

“- Peki kişi ya tek başına kalırsa?” diye sorunca da:

“- Allah kendisinden haya edilmeye insanlardan da*ha layıktır” buyurdu. (Buhârî, İsti’zân 2)

Hz. Âişe’nin, Resûlullah (s.a.s.)’le kendisinin durumunu söz konusu ede*rek: “Ne ben onunkini gördüm, ne de o benimkini” (İbn Mâce, Nikah 28) buyurması, bu husustaki edep inceliklerini ortaya koyar.

İfetlerini koruma ve örtünme konusunda mü’min kadınların yapması gerekenlere gelince:
Kızıl Gül bunu begendi.
  Alıntı ile Cevapla
3 Gün önce
  #17
Yöneticiİnsanı farklı yapan, affettikleri, güçlü yapan sabrettikleri, kendisi yapan ise vazgeçtikleridir.
 
byabdullah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Profil Bilgileri    
Kayıt Tarihi: 26.07.2013
Üye No: 1132
Mesajlar: 5.132
Likes 2244
Rep Puanı: 12704
Etiketle: @byabdullah
Online-Ofline
byabdullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır








اِنْ هٰذَٓا اِلَّا خُلُقُ الْاَوَّل۪ينَۙ


“Çünkü bizim tuttuğumuz bu yol,
öteden beri atalarımızın takip ettiği âdetlerinden başka bir şey değildir.”


Şuarâ / 137. Ayet

Türkçe Okunuşu

İn haza illa hulükul evvelın

TEFSİR:
Bir taraftan tuttukları yolun, önceki atalarının yolu olduğunu, dolayısıyla bu yolda yürümeleri sebebiyle kendilerine bir zararın gelmeyeceğini belirttiler. Diğer taraftan da Hz. Hud’un tebliğ ettiği şeylerin öncekilerin masalları olduğunu, buna inanıp itaat etmenin işe yarar bir netice sağlamayacağını söylediler. Hiçbir şekilde azaba uğramayacakları kuruntusuna kapıldılar. Ancak durum tahmin ettikleri gibi çıkmadı. Yedi gece sekiz gündüz esen, uğradığı her şeyi mahveden şiddetli bir kasırga ile helak edildiler. (bk. Kamer 54/19-20; Zâriyat 51/41-42; Hâkka 69/6-7)

Âd kavminin azgın halleri ile Mekke kâfirlerinin ve günümüzde onlar gibi davrananların halleri arasında benzerlik açıktır. Mekke kâfirleri de Allah’ın verdiği nimetlere rağmen O’na şükredecekleri yerde, O’ndan başkasına taparak nankörlük ediyorlardı. Günümüz kâfirleri de sahip oldukları sayısız nimetlere rağmen Allah’a isyan etmektedirler. Hülâsa bu kıssada Allah’ın nimetlerine nankörlük edenlerin hazin âkıbetleri gözler önüne serilerek, aynı durumda olan insanlara dersler verilmektedir.

İmanla küfür arasındaki mücâdelenin nasıl sonuçlandığını gösteren bir diğer tarihî hâdise şudur:
Kızıl Gül bunu begendi.
  Alıntı ile Cevapla
2 Gün önce
  #18
Yöneticiİnsanı farklı yapan, affettikleri, güçlü yapan sabrettikleri, kendisi yapan ise vazgeçtikleridir.
 
byabdullah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Profil Bilgileri    
Kayıt Tarihi: 26.07.2013
Üye No: 1132
Mesajlar: 5.132
Likes 2244
Rep Puanı: 12704
Etiketle: @byabdullah
Online-Ofline
byabdullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır







وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ وَاِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ اِلٰى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰىۜ اِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۜ وَمَنْ تَزَكّٰى فَاِنَّمَا يَتَزَكّٰى لِنَفْسِه۪ۜ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ


Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez ve onunla yargılanmaz.
Ağır bir günah yükü altında ezilen kimse,
yükünü taşımak için başkasını yardıma çağırsa,
bu çağırdığı kimse akrabası bile olsa,
onun günahından en küçük bir şey yüklenemez.
Sen ancak görmedikleri halde Rablerinden korkan ve namazı dosdoğru kılan kimseleri uyarabilirsin.
Artık kim günahlarından temizlenirse kendi iyiliğine temizlenmiş olur.
Nihâî dönüş yalnız Allah’a olacaktır.


Fâtır / 18. Ayet

Türkçe Okunuşu

Ve la teziru vaziratüv vizra uhra ve in ted'u müskaletün ila hımliha la yuhmel minhü şey'üv ve lev kane za kurba innema tünzirullezıne yahşevne rabbehüm bil ğaybi ve ekamus salah ve men tezekka fe innema yetezekka li nefsih ve ilellahil mesıyr

TEFSİR:
Âhiret âlemine intikal edildiğinde artık kimin ne kadar günahı ne kadar sevabı olduğu bellidir, nettir. Herkes kendi günahından mes’ul olacak, hiç kimseye bir başkasının günahı sorulmayacaktır. Ancak kötülükte çığır açanlar, hem kendi günahlarından hem de kötülük işlemelerine sebep oldukları insanların günahlarından, sebep oldukları nispette, hesaba çekileceklerdir. Çünkü bu da onların bizzat kendi elleriyle işledikleri günah kapsamındadır. (bk. Ankebût 29/13) Bunun dışında, bir akraba mesela bir anne, baba veya evlat çıkıp günah yükü altında iki büklüm ezilen yakınına yardımcı olmak üzere günahlarından bir kısmını almak istese de bu mümkün olmayacaktır. Yani bırakalım hiçbir fayda ve zararı olmayan putları, dünyada birbirini seven, birbirine yardımcı olan en yakın dostların bile orada biri diğerine yardımcı olamayacaktır. İslâm’a göre sorumluluk ferdîdir. Herkes ölüm, hesap, cennet veya cehennem turnikelerinden tek başına geçecektir. Yine iyi ya da kötü herkes kendi yaptıklarının karşılığını görecektir. Bunun için dünya hayatında nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye etmeye ihtiyaç vardır. Âyette bu yola girebilmenin iki mühim şartından bahsedilir:

› Dünya gözüyle göremediğimiz, gaybda bulunan Allah’tan korkmak, her an ilâhî kameraların altında yaşadığımızın idraki içinde bulunmak. Bu cümle, itikatla ilgili tüm hususları hülâsa eder.

› Namazı dosdoğru kılmak. Bu da ibâdetle alakalı tüm hususları hülasa eder.

Bunları ifâ edip kendini temizleyen ve cennete girebilecek bir seviyeye getiren kimse, şüphesiz kendi iyiliğine bir başarı sağlamış olur.

Osmanlının en meşhur mimarı Mimar Sinan’ın şu hali tezkiye olmuş nefsin nasıl bir yüceliğe ve ahlâkî olgunluğa eriştiğinin en güzel misallerinden birini teşkil eder:

Süleymâniye Câmii’nin kubbe hatlarını yazma vazîfesi, Hattat Karahisârî’ye verilmişti. Karahisârî, hatları, câminin ihtişâmına yakışır bir şekilde tamamlamak için fevkalâde bir gayretle çalışmaya koyuldu. Öyle ki, son çizginin son tashîhini bitirdiği an, gözlerinin feri de tükendi ve dünyayı seyir penceresi kapandı. Câmînin inşâsı tamamlanıp da ibâdete açılacağı zaman Kânûnî Sultan Süleyman Han:

“–Câmî-i şerîfi ibâdete açma şerefi, onu böylesine muazzam ve muhteşem bir şekilde binâ ve inşâ eyleyen mîmarbaşımız Sinan’a âittir” dedi. Sanatına önce tevâzûyu öğrenmekle başlamış olan Mîmar Sinan ise, zâhirdeki emsâlsizliğini, kalbî olgunlukta da göstererek, o an Hattat Karahisârî’nin fedâkârlığını düşündü ve Sultân’ın sözlerine edeple şu mukâbelede bulundu:

“–Hünkârım! Hattat Karahisârî bu câmî-i şerîfi hatlarıyla tezyîn ederken gözlerini fedâ etti; âmâ oldu. Bu şerefi ona bahşediniz!..”

Bunun üzerine Kânûnî, büyük bir kadirşinaslık göstererek, orada bulunanların gözyaşları arasında, câmî-i şerîfi Hattat Karahisârî’nin açmasını fermân eyledi.

Şimdi de, imanla inkârın mâhiyetini anlayabilmek için, zikredilen şu zıtlar arasındaki ilişkiyi düşündürmek üzere buyruluyor ki:

Kızıl Gül bunu begendi.
  Alıntı ile Cevapla
1 gün önce
  #19
Yöneticiİnsanı farklı yapan, affettikleri, güçlü yapan sabrettikleri, kendisi yapan ise vazgeçtikleridir.
 
byabdullah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Profil Bilgileri    
Kayıt Tarihi: 26.07.2013
Üye No: 1132
Mesajlar: 5.132
Likes 2244
Rep Puanı: 12704
Etiketle: @byabdullah
Online-Ofline
byabdullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır






هُوَ الَّذ۪ي بَعَثَ فِي الْاُمِّيّ۪نَ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه۪ وَيُزَكّ۪يهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَۗ وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۙ


O Allah ki, ümmîlere kendi içlerinden, onlara âyetlerini okuyacak,
onları her türlü günah kirlerinden temizleyip arındıracak,
onlara kitabı ve hikmeti öğretecek bir peygamber göndermiştir.
Oysa onlar, daha önce apaçık bir şaşkınlık ve sapıklık içindeydiler.


Cum'a / 2. Ayet

Türkçe Okunuşu

Huvelleziy be'ase fiyl'ummiyyiyne resulen minhum yetlu 'aleyhim ayatihi ve yuzekkiyhim ve yu'allimuhumulkitabe velhıkmete ve inkanu min kablu lefiy dalalin mubiynin.

TEFSİR:
“Ümmîler”den maksat, büyük çoğunluğu okuma yazma bilmeyen, kendilerine ait bir kitapları olmayan Araplardır. Allah Teâlâ bunlar arasından Hz. Muhammed (s.a.s.)’i seçip âhir zaman Peygamberi olarak gönderdi. Fakat o, yalnız Araplara gönderilmiş bir peygamber değil, onlarla beraber tüm insanlığa gönderilmiştir. Onun tebliği, belirli bir dönem ve belirli bir toplumla sınırlı değil, kıyamete kadar bütün dönemler ve toplumlar için geçerlidir.

Nitekim şu rivayet 3. âyetin kapsamı hakkında açık bir izahta bulunmaktadır:

Ebû Hureyre (r.a.) şöyle demiştir: Bir defasında biz Resûlullah (s.a.s.)’in yanında otururken ona Cum‘a sûresi nâzil oldu. Allah Resûlü (s.a.s.), “Allah o Peygamberi, henüz kendilerine katılmamış, ama daha sonra katılacak olan başkalarına da göndermiştir” (Cum‘a 62/3) âyetini okuyunca, sahabîler, kendilerinden söz edilen bu kimselerin kimler olduğunu sordular. Efendimiz (s.a.s.) cevap vermeyince, soruyu soran kişi sorusunu üç kere tekrarladı. O sırada aramızda Selmân-i Fârisî de bulunuyordu. Allah Resûlü (s.a.s.) elini onun omzuna koydu ve şöyle buyurdu: “Şunlardan öyle yiğitler vardır ki, iman Süreyya yıldızının yanında olsa bile, muhakkak ona ulaşır.” (Buhârî, Tefsir 62/1; Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 230, 231)

Burada Peygamberimiz (s.a.s.)’in üç mühim vazifesine dikkat çekilir:

Birincisi; Allah’ın âyetlerini insanlara okumak: Peygamberlerin ümmetle*ri*ni hak yo*lu*na daveti, ge*len vah*yin okun*ma*sıy*la baş*lar. An*cak bu va*zî*fe, in*san*la*rı umu*lan he*de*fe ulaş*tır*ma*da ilk mer*ha*le*dir ve bir ze*mîn teş*kîl eder.

İkincisi; tez*ki*ye et*mek: Tev*hîd daveti*nin mak*sa*dı*na ulaş*ma*sı, an*cak ne*fis*le*ri kü*für, şirk ve gü*nah gi*bi mâ*ne*vî kir*ler*den te*miz*le*yip hu*şû ve hu*zû*ra er*dir*mek*le müm*kün*dür. Ni*te*kim mâ*zî*si câ*hi*liy*ye in*sa*nı olan as*hâb-ı ki*râm, hi*dâ*yet bu*lup Allah Resûlü (s.a.s.)’in fe*yiz*li soh*be*ti ve mâ*ne*vî ter*bi*ye*siy*le gö*nül*le*ri*ni arın*dır*dık*la*rı an*da dünya*nın en müm*taz in*san*la*rı hâ*li*ne gel*di*ler. On*la*rın, dil*ler*de ve gö*nül*ler*de do*la*şan fazilet men*kı*be*le*ri çağ*la*rı ve ik*lim*le*ri aş*tı.

Fakat şunu belirtmek gerekir ki, Allah ile kul arasında en büyük engel olan nefsi arındırmak, onun zararlı vasıflarını kazıyıp temizlemek dil ile söylemek kadar kolay bir hâdise değildir. İşin hem tezkiye edeni hem de tezkiye edileni ilgilendiren yönü bulunup, her iki yöndende büyük zorluklar, çileli ve meşakkatli uğraşılar gerektirmektedir. Kulun kurtuluşu da, bu alanda gerçekleştirilecek başarıyla doğru orantılıdır. Nitekim Hz. Mevlânâ, Kazvinli’nin vücuduna arslan resmi döğdürmesi yaptırması hikayesiyle bakınız bu gerçeği nasıl anlaşılır hâle getirmektedir:

Kazvinlilerin adetine göre; bedenlerine, ellerine, omuzlarına, kendilerine zarar vermeyecek bir tarzda, iğne ucu ile mavi dövmeler döğdürürlerdi. Kazvinlinin biri, hamamda tellağın yanına gitti:

“- Lütfen bana bir döv*me yap, ama tatlılıkla yap, canımı acıtma” dedi. Tellak:

“- Söyle yiğidim, ne resmi yapayım?” diye sorunca, Kazvinli:

“- Kükremiş bir arslan resmi yap” dedi, “Tali’im arslan burcudur. Arslan resmi döv. Gayret et ki tam arslana benzesin. Rengi solgun olmasın.” Tellak:

“- Vücudunun neresine döveyim?” deyince, Kazvinli, “Omuzuma döv” dedi. Tellak, iğneyi batırınca, acısı adamın kürek kemiğine işledi. Kazvinli yiğit inleyerek:

“- Ey değerli usta, beni öldürdün; ne resmi ya*pıyorsun?” diye sordu. Tellak:

“- Arslan resmi yap demedin mi?” deyince, Kazvinli:

“- Neresinden başladın?” dedi. Tellak:

“- Kuyruğundan başladım” dedi. Kazvinli:

“- Ey iki gözüm kuyruğu bırak” dedi, “Arslan kuyruğunun sızısı kuyruk sokumumu sızlattı; kuyruğu, boğazımı sıktı, nefesimi kesti. Ey arslan yapan, sen kuyruksuz bir arslan yap, çünkü iğne acısından yüreğime fenalık geldi, bayılacağım.”

Usta, Kazvinli’ye acımadan, duyduğu acıları düşünmeden, arslanın bir başka tarafını yapmak için iğneyi tekrar batırdı. Kazvinli:

“- Aman, bu arslanın neresi?” diye bağırdı. Tellak da; “Kula*ğı” dedi. Adam:

“- Bırak kulağı da olmasın ey usta, elini çabuk tut!” Tellak, bu defa iğneyi başka bir tarafa batırınca, Kazvinli, yine feryada başladı: “Bu üçüncü de arslanın neresi?” diye sordu. Tellak da, “Karnıdır, azi*zim” diye cevap verdi. Kazvinli:

“- Varsın arslan karınsız olsun, duyduğum acı arttıkça arttı, iğ*neyi çok batırma” dedi. Tellak, şaşırdı, hayli zaman parmağı ağzında kaldı. Sonra öfke ile iğneyi yere attı da:

“- Dünyada bu iş kimin başına gelmiştir?” dedi, “Kuyruksuz, başsız, gövdesiz arslanı kim görmüştür? Allah bile böyle bir arslan yaratmamıştır.” (Mesnevî, 2982-3001. beyitler)

Mevlânâ (k.s.) bu hikâyeyi anlattıktan sonra şöyle nasihat eder:

“Ey kardeş, iğne acısına sabret ki, kendi kâfir nefsinin iğnesi acısından kurtulasın. Varlıktan kurtulmuş olanlara, gökyüzü de secde eder, güneş de, ay da… Kimin bedenindeki kâfir nefis öldü ise, güneş de onun buyruğuna gi*rer, bulut da... Gönlünde ilâhî aşk ateşini uyandıran ve çevresini aydınlatmayı öğrenen kişiyi artık güneş bile yakamaz. Cenab-ı Hakkı yüceltmek, tâzim etmek nasıl olur? Kendini hor, hakir bilmek ki, kendini toprak gibi ayak altında çiğnetmeye layık görmekle olur. Tevhid, Allah’ı bilmek nedir? Kendini Vahid’in, Bir’in önünde yakıp yok etmektir. Eğer gündüz gibi aydınlanmak, parlamak istiyorsan, geceye benzeyen, gece gibi karanlık olan varlığını, benliğini yak. Bakırı kimyada eritir gibi, varlığını, sana o varlığı verenin varlığında erit, yok et. Sen sıkı sıkıya, «Ben»e ve «Biz»e yapışmışsın. Yokluğa ve birliğe ulaşamamışsın, karşılaştığın bütün bu bozuk düzen işler, bütün bu perişanlıklar, bu yıkıntılar hep bu ikilikten meydana gelmektedir.” (Mesnevî, 3002-3012. beyitler)

Peygamberin üçüncü vazifesi ki*tap ve hik*me*ti öğ*ret*mek: Bu mer*ha*le*de ise uyul*ma*sı ge*re*ken kanun*la*rı ve hü*küm*le*ri be*yân eden ki*ta*bın, yâ*ni Kur’ân-ı Ke*rîm’in tâ*li*mi ge*lir. Kur’ân-ı Ke*rîm’in rû*hun*da de*rin*le*şe*bil*mek, kal*bî se*vi*ye*ye bağ*lı*dır. Kur’ân-ı Ke*rîm, asıl kalb ile oku*nup an*la*şı*lır. Göz*ler ise kal*be an*cak ba*sit bir va*sı*ta hük*mün*de*dir.

Âyet-i ke*rî*me*ler*de tez*ki*ye ile ki*tâb ve hik*me*tin tâ*li*mi*nin bir ara*da zik*re*dil*me*si, tez*ki*ye olun*ma*mış kim*se*le*rin ilim el*de ede*me*ye*cek*le*ri*ni, et*se*ler de bu il*min ken*di*le*ri*ne bir fay*da sağ*la*ma*ya*ca*ğı*nı ifade et*mek*te*dir. Zira ilim ve hik*met öy*le bir nûr ve zî*net*tir ki bu*nu el*de et*mek için, onun me*kân tu*ta*ca*ğı yer*le*rin, yâ*ni kal*bin, ev*ve*lâ lü*zûm*suz ve za*rar*lı şey*ler*den boşaltılması ge*rek*mek*te*dir. Bu ba*kım*dan Pey*gam*ber*ler ön*ce âyet*le*ri okur*, son*ra bu âyet*le*re ina*nan ve gö*nül ve*ren kim*se*le*rin, ne*fis*le*ri*ni aşı*rı*lık*lar*dan, çir*kin*lik*ler*den arın*dı*rı*ra*rak kalb*le*ri*ni mâ*ne*vî kir*ler*den tas*fi*ye eder*ler. Da*ha son*ra da tez*ki*ye ve tas*fi*ye olun*muş kim*se*le*re ki*tâb ve hik*me*ti öğretir*ler. Kâinat*ta*ki sır ve kud*ret akış*la*rı*na da an*cak böy*le bir kal*bin sahip*le*ri âşi*nâ olur ve bir hik*met men*baı hâ*li*ne ge*le*bi*lir.

Bu lütfa nâil olabilmek için Allah’ın kitabını mânasını anlayarak okuma, hayatın her alanını onun rehberliğinde ve onun hükümlerine göre düzenleme zarureti vardır. Aksi takdirde, daha önce Allah’ın kitabına göre hareket etme imtihanını kaybeden yahudilerle aynı hazin âkibeti paylaşmak kaçınılmaz olacaktır:

Konu byabdullah tarafından ( 6 Saat önce Saat 17:35 ) değiştirilmiştir.
  Alıntı ile Cevapla
12 Saat önce
  #20
Yöneticiİnsanı farklı yapan, affettikleri, güçlü yapan sabrettikleri, kendisi yapan ise vazgeçtikleridir.
 
byabdullah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Profil Bilgileri    
Kayıt Tarihi: 26.07.2013
Üye No: 1132
Mesajlar: 5.132
Likes 2244
Rep Puanı: 12704
Etiketle: @byabdullah
Online-Ofline
byabdullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır






وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ


Muhakkak ki sen pek yüce bir ahlâk üzerindesin.

Kalem / 4. Ayet

Türkçe Okunuşu

Ve inneke le'ala hulukın 'azıymin.

TEFSİR:
Her ne kadar müşrikler Peygamberimiz (s.a.s.)’e cinlerle münâsebeti olan, onların tesirine girmiş bir “deli” gözüyle baksalar da, bu doğru değildir. O (s.a.s.) deli değil, Allah’ın kendisine lütfettiği risâlet ve nübüvvet nimeti sayesinde, en akıllı ve en faziletli bir insandır. Yaptığı iş de, işlerin en güzelidir. Bu sebepledir ki, onun dünyada ve âhirette mükâfatı hiçbir zaman kesilmeyecek; dünyada dâimâ Allah’ın yardımına ve lütfuna nâil olacak, âhirette de an be an güzelliği artan ebedî nimetlere erişecektir. Onun deli değil, seçkin bir peygamber olduğunun en büyük delili, sahip olduğu yüce ahlâkıdır. Çünkü Allah Resûlü (s.a.s.)’den dâimâ ahlâkın en güzeli ve amelin en mükemmeli zuhur etmekteydi. Ahlâkı ve davranışları bu şekilde olan birine delilik isnadında bulunmak doğru değildir. Zira delilerin ahlâkı kötü olur. Peygamber (s.a.s.)’in ahlâkı ise, son derece mükemmel bir seviyede olduğu için Allah onu “büyüklük” ile vasıflandırmıştır.

Hakîm b. Efleh naklediyor: Allah Resûlü (s.a.s.)’in ahlâkını mü’minlerin annesi Hz. Aişe’ye sordum. Bana “Sen hiç Kur’ân okumuyor musun?” dedi. “Okuyorum” deyince, “İşte, Peygamber (s.a.s.)’in ahlâkı Kur’an’dı” diye cevap verdi. (Müslim, Müsafirîn 139)

Kur’an’ın Resûl-i Ekrem (s.a.s.)’in ahlâkı olması iki şekilde izah edilebilir:

Birincisi; Kur’ân’da anlatılan bütün ahlâkı değerlerin hepsi onda vardı. O, Kur’an’ın sakındırdığı eksikliklerin hepsinden korunurdu. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hûd 11/112) emrinin tam mânasıyla doğruluk mihengi idi. Dolayısıyla onu anlamak, ancak Kur’ân’ı bütünüyle anlamaya bağlıdır. Kur’an’ı anlamak da ancak Resûlullah (s.a.s.)’in örnek hayatını ve ahlâkî yüceliğini en ince noktalarına kadar inceleyip anlamaya bağlıdır.

İkincisi; onun ahlâkı Kur’an’ın ifadesiyle öyle büyük bir ahlâk idi ki, onu başka bir tarif ile anlatmak mümkün değildir.

Gerçek böyle olduğuna göre, yakında kimin deli kimin akıllı olduğu ortaya çıkacaktır. Nitekim müşrikler, kısa bir süre sonra Bedir’de müslümanlardan beklemedikleri darbeyi yiyince cin çarpmışa dönmüşler ve neye uğradıklarını şaşırmışlardır. Kıyâmet gününde ise hak ve bâtıl açık bir şekilde belli olacak, herkes kimin ne olduğunu âşikâr bir şekilde görecektir. Bunların hiçbiri şart da değildir. Çünkü Allah Teâlâ, kimin kendi yolundan saptığını, kimin o yolda yürüdüğünü çok iyi bilmektedir. Onun bilgisinde en küçük bir hata veya yanılma payı yoktur.

Eğer kimin doğru yoldan saptığını öğrenmek istiyorsanız şu âyetlere kulak verin:

  Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
ahlak, ayetler, ile, ilgili


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık







Powered by vBulletin® Version 3.8.11
Copyright ©2000 - 2020, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.1



  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
SevgiForum