SevgiForum.NET  




Go Back   SevgiForum.NET > İSLAMİYET GENEL > Kuran-ı Kerim

Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler
      #1  
Alt 4 Hafta önce
Ebbedullah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 26.07.2013
Üye No: 1132
Mesajlar: 4.784
Likes : 2042
Karizma Puanı: 12694
Ebbedullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Yöneticiبيابدوللاه
Red face Sevgi ile ilgili ayetler



Sevdiğiniz kişi ile sevgili olmayın. Eş olun. . !


وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا لِتَسْكُنُٓوا اِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةًۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ


Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O'nun (varlığının) delillerindendir.
Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.

Diyanet Meali.

Yine onun âyetlerindendir ki: sizin için nefislerinizden zevceler yaratmış kendilerine ısınırsınız diye ve aranızda bir sevgi ve bir esirgeme yapmış, şübhesiz ki bunda düşünecek bir kavm için âyetler var.
Elmalılı Meali (Orjinal) Meali

Türkçe Okunuşu

Vemin âyâtihi en ḣaleka lekum min enfusikum ezvâcen liteskunû ileyhâ vece’ale beynekum meveddeten verahme(ten)(c) inne fî żâlike leâyâtin likavmin yetefekkerûn(e)



Rûm suresi / 21. Ayet

TEFSİR:
Eşlerin kendilerine has fizikî ve ruhî hususiyetleri olmakla birlikte,
aynı zamanda çiftler arasında mükemmel bir âhenk mevcuttur.
Birinin fizikî ve ruhî ihtiyaçları, tam mânasıyla diğerinin fizikî ve ruhî ihtiyaçlarına denk gelir.
Böylece bir bütünü kâmil mânada tamamlamış olurlar.
Ayrıca insanlık tarihi boyunca dünyanın her bir yanında doğan çocukların erkeklik ve dişilik nispetlerinin belli bir denge içinde olması da dikkatleri çeken ilâhî bir kudret tecellisidir.

İslâm toplumunun esasını âile, ailenin temelini de erkek ve kadının sahih bir nikâhla birleşmesi teşkil eder.
Birbirine yabancı iki farklı insanın Allah’ın emriyle tanışıp bir araya gelerek, belki anadan babadan ve kardeşten daha sıcak bir muhabbet ve şefkatle kaynaşmaları ne müthiş bir hâdisedir.
Bunun gerçekleşmesi için Cenâb-ı Hak, eşler arasına şu üç mühim fizikî ve rûhî kanunu koyduğunu beyân eder:

› Eşler hem bedenen hem rûhen sükûna ve huzûra ermek için birbirine muhtaçtırlar.

› Allah eşler arasına birbirlerini sevip kaynaşmalarını ve sağlam bir beraberlik oluşturmalarını sağlayacak kuvvetli bir muhabbet koymuştur.

› Eşlerin birbirini koruyup gözetmeleri ve ihtiyaçlarını gönüllü olarak karşılamaları için aralarına güçlü bir merhamet ve şefkat hissi yerleştirmiştir.

Bu his zamanla gelişerek, eşlerin birbirine son derece nezaketli, zarafetli ve müsâmahalı davranmalarını sağlar.
Öyle ki, yaş ilerledikçe eşlerin birbirine duydukları şehevî arzularda bir düşme yaşanırken, zamanla artan bu şefkat ve merhamet hissiyâtıyla eşler birbirlerine gençliklerinde olduğundan daha fazla bağlı hâle gelirler.
İşte bunlarda Allah Teâlâ’nın insanları yaratıp, değiştirip, kemale erdiren kudretiyle beraber rahmetine ve husûsiyle insanlar üzerinde cereyan eden rahmânî nusret ve rabbânî hükümlerine delâlet eden nice deliller vardır.
Ancak bu deliller, üzerinde derin derin ve sistemlice tefekkür edilerek anlaşılabilir. Üstelik bu kudret tecellileri üzerinde sadece fert olarak değil, toplum olarak düşünmek,
bunlardan kastedilen maksadı iyi idrak edip fert, aile ve toplum hayatını ona göre planlayıp tanzim etmek lâzımdır.
Çünkü bu deliller, bir taraftan insanlığın yüksek bir ahlâk ve ihtişamlı bir medeniyete hazır; nimet ve saadet dolu bir hayata namzet olarak yaratıldığını gösterirken, bir taraftan da hayatın ayrılmaz bir rüknü olan kadının zilletten korunup lâyık olduğu ulvî mevkiye oturtulması için muhabbet ve şefkat hisleriyle mükemmel bir içtimâî nizam takib etmek gerektiğini öğretir.

Devam edecek.






Konu Ebbedullah tarafından (4 Hafta önce Saat 12:44 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
4 Hafta önce
  #2
Yöneticiبيابدوللاه
 
Ebbedullah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Profil Bilgileri    
Kayıt Tarihi: 26.07.2013
Üye No: 1132
Mesajlar: 4.784
Likes 2042
Rep Puanı: 12694
Etiketle: @Ebbedullah
Online-Ofline
Ebbedullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır









Âl-i İmrân / 119. Ayet

هَٓا اَنْتُمْ اُو۬لَٓاءِ تُحِبُّونَهُمْ وَلَا يُحِبُّونَكُمْ وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّه۪ۚ وَاِذَا لَقُوكُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّاۗ وَاِذَا خَلَوْا عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِۜ قُلْ مُوتُوا بِغَيْظِكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ





İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz.
Siz, bütün kitaplara inanırsınız; onlar ise, sizinle karşılaştıklarında "İnandık" derler; kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar.
De ki: Kininizden (kahrolup) ölün! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir.


Diyanet Vakfı Meali

İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, halbuki onlar sizi sevmezler, siz kitap(lar)ın hepsine inanırsınız, onlarsa sizinle buluştukları zaman "inandık" derler.
Başbaşa kaldıkları zaman da kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: "kininizle geberin!".
Şüphesiz ki Allah göğüslerin (gönüllerin) özünü bilir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali

Türkçe Okunuşu

Ha entüm ülai tühıbbunehüm ve la yühıbbuneküm ve tü'minune bil kitabi küllih* ve iza lekuküm kalu amenna ve iza halev addu aleykümül enamile minel ğayz* kul mutu bi ğayzıküm* innellahe alımüm bizatis sudur

TEFSİR:
âyetin ilk cümlesi bazı müfessirlerce şöyle de yorumlanmıştır: Siz onları seversiniz, yani onların müslüman olmalarını istersiniz. Çünkü İslâm her şeyden hayırlıdır.
Oysa onlar sizi sevmezler, yani sizin kâfir olmanızı isterler, kâfir olmak ise her şeyden kötüdür (Âlûsî, IV, 39). “Yalnız kaldıklarında ise size karşı öfkelerinden parmaklarını ısırıyorlar” cümlesi münafıkların müminlere karşı besledikleri kin ve nefretin şiddetini ifade eder.
Bu sebeple onların görünüşte “inandık” demelerine ve sahte dostluk göstermelerine aldanmamak gerekir.

Şüphesiz ki mümin olmayanları sırdaş edinme yasağı, onlarla iyi geçinmemek anlamına gelmez.
Toplum ve devletin emniyet ve selâmeti bakımından devlet sırlarını onlara verecek derecede kendileriyle samimi olmak veya devletin sırlarını ya da menfaatlerini alâkadar eden önemli görevleri onlara teslim etmek sakıncalı olmakla birlikte, onlarla beşerî münasebetlerin iyi yürütülmesinde bir sakınca yoktur.
Kur’an müslümanlara karşı düşmanca tavır almayan gayri müslimlerle beşerî ilişkilerin iyi yürütülmesini, gerektiğinde onlara iyilik edilmesini, haklarında adaletli davranılmasını tavsiye etmekte ve böyle yapanları yüce Allah’ın sevdiğini bildirmektedir (Mümtehine 60/8).
Samimi dost edinilmeleri yasaklananlar ancak İslâm’a ve müslümanlara karşı düşmanca tavır alanlar, onlarla savaşmak ve onları yurtlarından çıkarmak için birbirlerine destek verenlerdir.
Bu tür gayri müslimlerle dostluk bağları kuranları yüce Allah zalimler olarak nitelemiştir (bk. Mümtehine 60/9).

İslâm, dinin temel ilke ve amaçlarına ters düşmeyecek ölçüler içinde gayri müslimlerle ilim, teknik ve sanat alışverişinde bulunmayı yasaklamaz.
Çünkü ilmin vatanı ve milliyeti yoktur.
Hadiste de buyurulduğu gibi (Tirmizî, “İlim”, 19) yararlı bilgi ve fikir müslümanın yitiğidir, onu nerede bulursa alır.
Bu konularda müslümanlar din ayırımı yapmaksızın herkesten istifade edebilirler ve kendi birikimlerinden başkalarını yararlandırırlar.
Nitekim tarihte de böyle yapmışlardır (gayri müslimlerin dost edinilmemesi hususunda bilgi için ayrıca bk. Âl-i İmrân 3/28).


Beste, BLuE, mehmetaluc ve 2 digerleri bunu begendiler..
  Alıntı ile Cevapla
4 Hafta önce
  #3
Yöneticiبيابدوللاه
 
Ebbedullah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Profil Bilgileri    
Kayıt Tarihi: 26.07.2013
Üye No: 1132
Mesajlar: 4.784
Likes 2042
Rep Puanı: 12694
Etiketle: @Ebbedullah
Online-Ofline
Ebbedullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır










يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ




Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki,
Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler; müminlere karşı yumuşak,
kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; Allah yolunda mücahede eder,
hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar.
Bu, Allah'ın bir lütfudur, onu dilediğine verir.
Allah, geniş ihsan sahibidir,
her şeyi çok iyi bilendir.


Elmalılı Hamdi Yazır Meali

Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli),
kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir.
(Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar).
Bu, Allah'ın, dilediğine verdiği lütfudur.
Allah'ın lütfu ve ilmi geniştir.

Diyanet Vakfı Meali

Türkçe Okunuşu

Ya eyyühellezıne amenu mey yertedde minküm an dınihı fe sevfe ye'tillahü bi kavmiy yühıbbühüm ve yühıbbunehu ezilletin alel mü'minıne e ızzetin alel kafirıne yücahidune fı sebılillahi ve la yehafune levmete laim zalike fadlüllahi yü7tıhi mey yeşa' vallahü vasiun alım

Mâide / 54. Ayet

TEFSİR:
Din, Allah Teâlâ’nın insanlığa ihsan ettiği en büyük emanetidir.
Bu emaneti yüklenme ve taşıma sorumluluğu varlıklar arasında sadece insana verilmiştir. Hz. Âdem’den beri insanlar içinde bu din emanetine sahip çıkanlar olduğu gibi, sahip çıkmayanlar da olmuştur.
Bir dönem bu emaneti elinde bulundurduğu halde, hakkını veremediği için onu elinden kaçıranlar da bulunmaktadır.
Önceki âyetlerde beyân edildiği gibi kalplerinde nifak hastalığı bulunan ve bozuk bir karaktere sahip olan münafık tipli kimselerin İslâm emanetini taşımalarını, sıhhatli bir toplum düzeni oluşturmalarını ve hayırlı bir netice elde etmelerini beklemek mümkün değildir.
Dolayısıyla Allah Teâlâ mü’minleri bu tür zaafiyetlerden arındırmak, dinde sâbit-kadem olmalarını sağlamak ve istediği mü’min şahsiyetini elde etmelerine yardımcı olmak üzere sevdiği ve razı olduğu insanların vasıflarını saymaktadır.
Onlar da şu hususiyetlerin bulunduğunu beyân etmektedir:

Birincisi; Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Allah’ın hususi olarak seçtiği bu toplumun karakter yapısında sevgi ön plana çıkmaktadır.
Bu kimseler;

“Mâsivâ hubbün et gönülden dûr,

Kalbin etsin muhabbetin pür nûr” (Fuzûlî)

“Allah’tan başka tüm varlıkların ve fânî sevdaların sevgisini gönlünden uzaklaştır ki, kalbindeki Allah sevgisi tertemiz hâle gelsin ve güneş gibi parıldasın” beytinde işaret edildiği biçimde gönül âlemlerini masivânın kirlerinden arındırmışlar, ilâhî muhabbete engel olacak her türlü arızâyı gidermişler, mânevî hastalıklarını tedavi etmişler ve hakiki mânada sevme ve sevilme derecesine ulaşmışlardır.
Bu derece, Allah’ın onları sevmesi, onların da Allah’ı sevmesidir.
Nitekim bir diğer âyet-i kerîmede, “Gerçek mü’minlerin Allah’a olan sevgileri, her şeyden daha sağlam ve daha kuvvetlidir” (Bakara 2/165) buyrularak bu gerçeğe temas edilmektedir.

Nitekim İbrâhim Düsukî (k.s.), Allah Teâlâ’ya kulları arasında en sevgili olanların özeliklerini şöyle sayar:



“Kalbi en temiz olan,

Edep yerlerini koruyan,

Dilini kötülükten saklayan,

Elini kötülükten çeken,

En çok iffetli olan ve affetmeyi pek seven,

Bir de iyilik etmeye ve ikrama koşan,

Sonra gönlü geniş, zikri pek çok olan.” (Velîler Ansiklopedisi, II, 603)

İkincisi; onlar, mü’minlere karşı son derece alçak gönüllü ve şefkatli, kâfirlere karşı da şiddetli ve onurludurlar. İlâhî muhabbeti kalplerine yerleştiren bu mümtaz kimseler, taşıdıkları iman ve muhabbetin saikıyla mü’minlere karşı çok mütevazi ve şefkatli, kâfirlere karşı ise izzetli ve kuvvetli davranırlar.
Bir taraftan sahip oldukları istidat, ilim, makam, mevki, mal ve serveti müslümanların lehine kullanırken, diğer taraftan İslâm düşmanlarına karşı sert, dirençli ve tavizsiz bir duruş sergilerler.
Fani menfaatler karşısında izzet, şeref ve onurlarına leke sürdürmezler. Zaten imanın ilk meyvesi, sevdiğini Allah için sevmek, buğzettiğine Allah için buğzetmek ve ehline merhametli olmaktır.
Nitekim mü’minlerin özelliklerini beyân eden bir diğer âyet-i kerîmede, “Peygamber’in beraberinde bulunan mü’minler kâfirlere karşı çok sert ve tavizsiz, kendi aralarında gayet merhametlidirler” (Feth 48/29) buyrulur.

Mü’minin mü’min kardeşine göstermesi gereken merhamet ve muhabbetin ölçüsünü anlayabilme bakımından İbrâhim b. Edhem (k.s.)’un şu davranışı pek güzeldir:

O, bir adamla arkadaş oldu. Zamanı geldi, ayrılmaları gerekti. Arkadaşı sordu:

“- Uzun zaman arkadaşlık yaptık. Benim bir aybımı gördünse söyle ondan vazgeçeyim, beni ikaz et, uyandır…”

Dinledi; şu cevabı verdi:

“Kardeşim, sende bir ayıp görmedim.
Beni seni dâimâ sevgi gözüyle gördüm. Onun için iyi buldum. Senden her gördüğüm de hoştu. Ayıp soruyorsan bana sorma; başkasına sor…” (Velîler Ansiklopedisi, I, 227)

Üçüncüsü; onlar Allah yolunda cihâd ederler.
Mallarını ve canlarını seferber ederek ve ellerinde bulunan her türlü imkânları kullanarak Allah’ın dininin tebliğ edilmesi, öğrenilmesi ve yaşanmasını sağlamak için gayret gösterirler.
Resûlullah (s.a.s.)’in şu davranışı bu hususta ne güzel bir örnektir:

Bir gün Resûlullah (s.a.s.), Muhâcirler ve Ensâr’dan bâzılarıyla birlikte Muâz b. Cebel (r.a.)’ı Yemen’e vâli olarak uğurlamaya çıkmıştı. Muâz (r.a.) binek üzerinde, Allah Resûlü ise onun yanında yaya olarak gidiyordu. Hz. Muâz:

“–Yâ Resûlallah! Ben binitliyim, Siz ise yayasınız! Ben de inip sizinle ve ashâbınızla birlikte yürüsem olmaz mı?” diye mahcûbiyetini dile getirdi.
Onu teskîn eden Efendimiz, kendisini meşgûl eden esas düşüncenin ne olduğunu şöyle ifade buyurdu:

“–Ey Muâz! Bu adımlarımın, Allah yolunda atılan adımlar olmasını arzu ediyorum.” (Diyârbekrî, Târihu’l-hamîs, Beyrut, ts, II, 142)

Dördüncüsü; Allah’ın dinini yaşarken ve tebliğ ederken hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar.
Korku, bir şeyi yanlış yapma ve neticesinin ne olacağını kestirememe düşüncesinden doğar.
Bu kimseler, yaptıklarını bilinçli olarak yaptıklarından, Allah’ın emrine uygun davrandıkları hususunda şüpheleri olmadığından ve akıbetin kendi lehlerine tecelli edeceğine inandıklarından dolayı onlarda masiva korkusu ömrünü tüketmiştir.
Dolayısıyla kimsenin kınamasına da aldırış etmezler.
Onların kalplerinde sadece Rablerini razı etme arzusu ve farkında olmadan bu rızâya mani herhangi bir şey yapma korkusu vardır.
Şu beyit âyetin bahsettiği toplumun güzel hâlini anlatır:

“Bir kavm ki ciddiyet ile hâdim-i Hak’tır,

Her türlü fütûhât-ı ilâhîye ehaktır.” (Üsküdarlı Tal’at Bey)

“Eğer bir toplum bütün gayret ve ciddiyetiyle Cenâb-ı Hakk’ın dinine hizmete sarılırsa, şüphesiz onlar her türlü ilâhî fetihlere layık olurlar.”

Peki, Allah’ın sevgi ve hoşnutluğunu kazanmış bu seçkin mü’min topluluğun dostları kimdir, kimler olmalıdır:


Beste, BLuE, ALi ve 1 digerleri bunu begendiler..
  Alıntı ile Cevapla
3 Hafta önce
  #4
Yöneticiبيابدوللاه
 
Ebbedullah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Profil Bilgileri    
Kayıt Tarihi: 26.07.2013
Üye No: 1132
Mesajlar: 4.784
Likes 2042
Rep Puanı: 12694
Etiketle: @Ebbedullah
Online-Ofline
Ebbedullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır









فَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَةَ رَبّ۪ي وَنَصَحْتُ لَكُمْ وَلٰكِنْ لَا تُحِبُّونَ النَّاصِح۪ينَ



Bu tecelli karşısında Sâlih, oradan uzaklaşırken şöyle diyordu:
“Ey kavmim! Ben size Rabbimin buyruklarını tebliğ ettim, size samimi olarak nasihatte bulundum.
Fakat siz nasihat edenleri sevmiyordunuz.”


A'râf / 79. Ayet

Türkçe Okunuşu

Fe tevella anhüm va kale ya kavmi le kad eblağtüküm risalete rabbı ve nesahtü leküm ve lakil la tühıbbunen nasıhıyn

TEFSİR:
Kur’ân-ı Kerîm’de peygamberlerin hitap ettiği kitleler dikkate alındığında, bunlar içinde hem dünyada hem de âhirette birbiriyle hep münâkaşa halinde olan iki grubun var olduğu görülür.
Müstekbirler ve mustaz‘aflar. Müstekbirler, gurur ve kibre kapılarak ilâhî hakîkatleri kabul etmemekte direnip büyüklük taslayan zorbalardır.
Mustaz’aflar ise müstekbir kesimin zayıf ve hor gördüğü, değer vermediği, baskı altında tutup istedikleri istikamette yönlendirmeye çalıştıkları zavallı, biçâre kimselerdir.
İşte Semûd kavmi içinde bulunan bu zorbalar, zayıf, fakir ve kimsesiz mü’minleri baskı altında tutarak imanlarından vazgeçirmeye çalışmışlar ve kendilerinin kâfir olduklarını açıkça ilan etmişlerdir.
Bu yetmiyormuş gibi, deveye dokunmama hakkında Hz. Sâlih’e verdikleri sözden cayıp Allah’ın emrine karşı gelerek deveyi kesmişler,
Hz. Sâlih’ten de kendilerini tehdit ettiği azabı getirmelerini isteyecek kadar ileri gitmişlerdir. Böylece başlarına ilâhî azabın gelmesi kesinleşmiş ve kendilerini yakalayan şiddetli bir deprem ile helak edilmişlerdir.
Hz. Sâlih, “Ey kavmim! Ben size Rabbimin buyruklarını tebliğ ettim, size samimi olarak nasihatte bulundum.
Fakat siz nasihat edenleri sevmiyordunuz” (A‘râf 7/79) diyerek kavminin helak edilmesine duyduğu üzüntüyü dile getirmiş olsa da,
artık karara bağlanmış ve vuku bulmuş bir azap için yapılacak bir şey kalmamıştır.

Tebük seferinde ashâb-ı kirâm, Semûd kavminin helâk olduğu yerden geçerken Peygamber Efendimiz (s.a.s.):

“–Bu taştan oymalı evlere hüzünle girin! Buradan bir şey de almayın!
Çünkü burada azgın bir kavme azâb-ı ilâhî geldi...” buyurmuşlardı. Sahâbe-i kirâm:

“–Yâ Resûlallah, kırbalarımıza su doldurduk. Hattâ bu su ile hamur yaptık!” dediler. Peygamber (s.a.s.):

“–Sularınızı boşaltın, hamurlarınızı da dökün!” buyurdu.
(Buhârî, Enbiyâ 17)

Bir diğer rivayette Efendimiz, bu tavsiyesinin sebebini açıklarken: “Onların yaşadığı felâketin sizin başınıza da gelmesinden endîşe ettim” buyurmuştur.
(Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 117)

Bu ibretli hâdiseden, ilâhî kahrın tecellî ettiği beldelerde, isyân ve günah yüklü mekânlarda mânen devam eden o kahrın in’ikâsına mâruz kalmamak için oralarda bulunmamak, zarûreten geçmek gerektiğinde ise süratle geçmek îcâb ettiği anlaşılır.

Günümüz batı toplumlarında bir kangren haline dönüşen korkunç sapıklığın derin izlerini taşıyan Lut kavminin kıssası da pek ibretlidir:

Beste, BLuE, ALi ve 1 digerleri bunu begendiler..
  Alıntı ile Cevapla
2 Hafta önce
  #5
Yöneticiبيابدوللاه
 
Ebbedullah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Profil Bilgileri    
Kayıt Tarihi: 26.07.2013
Üye No: 1132
Mesajlar: 4.784
Likes 2042
Rep Puanı: 12694
Etiketle: @Ebbedullah
Online-Ofline
Ebbedullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır







اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمٰنُ وُدًّا


İman edip sâlih ameller işleyenler için Rahmân, gönüllerde bir sevgi meydana getirecektir.

Meryem / 96. Ayet

Türkçe Okunuşu

İnnellezıne amenu ve amilus salihati se yec'alü lehümür rahmanu vüdda

TEFSİR:
Kulun Allah tarafından ve insanlar tarafından sevilmesine vesile olan en mühim vesileler “iman ve sâlih ameller”dir. Bu hususta Resûl-i Ekrem (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Yüce Allah bir kulu sevdi mi, Cebrâil’e: «Allah filânı seviyor, onu sen de sev» diye emreder. Bunun üzerine Cebrâil de o kulu sever, sonra gök halkına: «Allah filanı gerçekten seviyor; onu siz de sevin» diye hitap eder. Göktekiler de o kimseyi severler. Son*ra da yeryüzündekilerin gönlünde o kimseye karşı bir sevgi uyanır. İşle Yüce Allah’ın: «Onlar için Rahman gönüllerde bir sevgi meydana getirecektir» (Meryem 19/96) buyruğu bunu anlatır.” (Buhârî, Edeb 41; Tevhid 33; Müslim, Birr 157)

Görüldüğü üzere iman tohumu kalp toprağına düşüp sâlih ameller suyuyla sulanınca artar ve meyve verinceye kadar gelişir. Onun meyvesi; Allah’ın, peygamberlerin, meleklerin ve bütün mü’minlerin sevgisidir. Nitekim Allah Teâlâ: “O ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir durur” (İbrâhim 14/25) buyurur.

Hz. Ömer (r.a.) der ki: “Üç şey kardeşinin kalbine sevgiyi yerleştirir:

› Ona önce senin selam vermen,

› Mecliste ona yer vermen,

› Onu en sevdiği isimlerle çağırman.”

İşte Kur’ân-ı Kerîm’in iniş gayesi, insanlara Allah’ı sevmenin ve hem Allah hem de kulları tarafından sevilmenin yollarını tüm ihtişamıyla göstermektir:

BLuE, ALi ve Kızıl Gül bunu begendiler.
  Alıntı ile Cevapla
2 Hafta önce
  #6
Yöneticiبيابدوللاه
 
Ebbedullah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Profil Bilgileri    
Kayıt Tarihi: 26.07.2013
Üye No: 1132
Mesajlar: 4.784
Likes 2042
Rep Puanı: 12694
Etiketle: @Ebbedullah
Online-Ofline
Ebbedullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır







اَنِ اقْذِف۪يهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِف۪يهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ ل۪ي وَعَدُوٌّ لَهُۜ وَاَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنّ۪يۚ وَلِتُصْنَعَ عَلٰى عَيْن۪يۢ


“Oğlun Mûsâ’yı sandığa koyup nehre bırak! Nehir onu kıyıya atsın da, hem benim hem de onun düşmanı olan Firavun onu yanına alsın!” Ey Mûsâ: “Ayrıca bizzat benim gözetimimde yetişip eğitilmen için sana kendimden gönülleri cezbeden bir güzellik ve sevecenlik vermiştim.”



Tâ-Hâ / 39. Ayet

Türkçe Okunuşu

Enıkzi fıhi fit tabuti fakzi fıhi fil yemmi fel yülkıhil yemnü bis sahıli ye'huzhü adüvvül lı ve adüvvül leh ve elkaytü aleyke mehabbetem minnı ve li tusnea ala aynı



TEFSİR:
Yüce Allah, Hz. Mûsâ’nın duasını kabul ettiğini ve istediklerini kendisine vereceğini müjdeler.
Buna gönlünün mutmain olması için de daha önce ona ihsan ettiği bir kısım husûsi nimetlerini ve zor zamanlarda ona olan ilâhî nusret ve teyidini hatırlatır.
Bunlardan biri, onu Firavun’un öldürmesinden kurtarmasıdır.
Hâdise kısaca şöyle vuku bulur:

Mûsâ (a.s.)’ın annesi, diğer erkek çocuklar gibi Firavun’un kendi oğlunu da öldürmesinden korkuyordu.
Bu yüzden burada işaret edildiği üzere gönlüne düşen ilâhî ilhama dayanarak oğlunu bir sandığa koyup Nil nehrine bıraktı.
Hanımı Âsiye ile bahçesinde gezinen Firavun, suda gördüğü sandığı çıkarttırıp içindeki çocuğu görünce şaşırdı.
Âyette beyân edildiği gibi, Allah’ın Mûsâ’ya bir lütfu olarak çocuğa karşı kalbinde derin bir muhabbet hissetti.
Çünkü onu hem Allah sevmiş, hem de insanlara sevdirmişti. Yüzüne öyle bir güzellik vermiş, gözlerine öyle bir şirinlik ve câzibe koymuştu ki gören onu sevmeden kendini alamazdı.
İşte âyetteki “Ayrıca bizzat benim gözetimimde yetişip eğitilmen için sana kendimden gönülleri cezbeden bir güzellik ve sevecenlik vermiştim” (Tâhâ 20/39) beyânı buna işaret eder.
Allah onu, kendi gözetimi ve koruması altında olmak üzere düşmanının sarayında ve en güzel imkânlar içinde terbiye edip yetiştirmiştir.
Buradan anlaşılmaktadır ki, kendisine ezelî yardım yetişen kimse, bütün hallerinde inâyet nazarının gözetimi altında olur.
Karşılaştığı her durum, onun iyilik, güzellik ve mânevî tekâmülünün artmasına ve kendisi için takdir buyrulan yüksek makamlara ulaşmasına vesile olur.

Bu arada Hz. Mûsâ’nın ablası, kardeşinin başına neler geldiğini araştırıp soruştururken, ona bir sütanne arandığını öğrendi.
Bunu fırsat bilerek Firavun’un sarayına gitti:
BLuE, SoN_BaRoN, ALi ve 1 digerleri bunu begendiler..
  Alıntı ile Cevapla
2 Hafta önce
  #7
Yöneticiبيابدوللاه
 
Ebbedullah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Profil Bilgileri    
Kayıt Tarihi: 26.07.2013
Üye No: 1132
Mesajlar: 4.784
Likes 2042
Rep Puanı: 12694
Etiketle: @Ebbedullah
Online-Ofline
Ebbedullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır










وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُبًّا لِلّٰهِۜ وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعًاۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ



Buna rağmen öyle insanlar var ki,
Allah’tan başka varlıkları O’na denk tutar da, Allah’ı sever gibi onları severler.
Gerçek mü’minlerin Allah’a olan sevgileri ise, her şeyden daha sağlam ve daha kuvvetlidir. Keşke o zulmedenler, azabı gördüklerinde anlayacakları gibi,
şimdiden bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın, azabı gerçekten çok şiddetli bir zat olduğunu anlasalardı!




Bakara / 165. Ayet

Türkçe Okunuşu

Ve minen nasi mey yettehızü min dunillahi endadey yühıbbunehüm ke hubbillah* vellezıne amenu eşeddü hubbel lillah* velev yerallezıne zalemu iz yeravnel azabe ennel kuvvete lillahi cemıav ve ennellahe şedıdül azab


TEFSİR:
İnsanlardan bir kısmı dosdoğru yolun, tevhid caddesinin dışında kalmaktadır. Sonsuz merhamet, sınırsız kudret, sayısız nimet sahibi olan Allah’ı bir tarafa bırakıp, O’nun dışında bir kısım eşler, ortaklar ve önderler edinmekte, üstelik Allah’ı sever gibi onları sevmektedirler. Allah’ı ve emirlerini unutacak derecede onlarla hemhâl olmaktadırlar. Allah’a isyanı göze alarak onların yanlış yollarından gitmektedirler. Bu ne büyük bir gaflet ve ne büyük bir dalâlettir.

Abdullah b. Mesud (r.a.), Peygamber Efendimiz’e, “Hangi günah daha büyüktür?” diye sorduğunda Allah Rasulü (s.a.s.): “Seni yaratan yalnızca Allah olduğu halde, O’na başkasını ortak tutmandır” buyurmuştur. (Buhârî, Edeb 20; Müslim, İman 141-142)

İmrân b. Husayn şöyle anlatıyor: Resûlullah (s.a.s.) babam Husayn’a: “Kaç tane ilâha tapıyorsun?” diye sorunca babam: “Altısı yerde ve biri gökte olmak üzere yedi ilâha tapıyorum” dedi. Peygamberimiz: “Azâbından korkarak ve faydasını umarak hangisine ibâdet ediyorsun?” diye sordu. O da: “Göktekine” şeklinde cevap verince Resûlullah (s.a.s.): “Sana gökteki ilâh yeter” buyurarak onu tevhid inancına çağırdı. Sonra: “Ey Husayn! Eğer müslüman olursan sana faydalı iki söz öğreteceğim” dedi. Husayn müslüman oldu ve: “Ya Rasûlallah, bana o iki sözü öğret” diye talepte bulundu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.s.) ona: “Allahım! Bana doğruyu ilham et ve beni nefsimin şerrinden koru, de!” buyurdu. (Tirmizî, Da‘avat 69)

Dolayısıyla bu hususta iman edenlerin tuttuğu yol, en güzel yoldur. Zira onlar, şirkin her türünden uzak durarak zâtı, sıfatları ve fiilleriyle Allah’ı tanır ve O’nu her şeyden çok severler. Gerçekten mü’minlerin Allah’a olan sevgileri, bütün sevgilerin üstünde, son derece sağlam ve kuvvetlidir. Onlar mal, evlat, akraba, dost ve arkadaş gibi Allah’ın dışındaki varlıkları ise durumlarına göre ve yine Allah için severler. Dolayısıyla muhabbet açısından bir hata içine düşmezler.

Dostlarından biri, Mârûf-i Kerhî Hazretleri’ne:

“–Ey Mârûf! Seni bu derece ibâdete sevk eden nedir?” diye sormuştu. Hazret sükût etti. Arkadaşı ısrâr ederek:

“–Ölümü hatırlamak mı?” dedi. Mârûf-i Kerhî cevap verdi:

“–Ölüm dediğin nedir ki?”

“–Kabir ve âlem-i berzahı düşünmek mi?”

“–Kabir dediğin nedir ki?” Arkadaşı yine ısrâr ederek:

“–Cehennem korkusu veya cennet ümîdi mi?” diye sordu. Bunun üzerine Mârûf-i Kerhî Hazretleri şu muhteşem cevâbı verdi:

“–Bunlar da nedir ki?!. Bu saydığın şeylerin hepsini elinde tutan Zât-ı Kibriyâ öyle yüce bir Rab’dır ki, eğer O’na karşı derin bir muhabbet ve iştiyâka sahip olabilirsen, bu dediklerinin hepsini sana unutturur. Allah ile aranda bir mârifet, bir muhabbet meydana gelir ve bu sâyede O, saydıklarının hepsinden seni kurtarır!” (Topbaş, Faziletler Medeniyeti-1, 217-218)

Hz. Mevlânâ, Hak âşıklarının ilâhî muhabbet bağı içinde yaşadıkları müstesnâ hâli ne güzel anlatır:

“Hak âşıkları, ilâhî muhabbet deryâsının balıklarıdır. Onlar vuslat suyuna kanmazlar, bu sebeple balıktan başka herkes suya kandı, nasibi olmaya*nın da günü uzadıkça uzadı.” (Mevlânâ, Mesnevî, 17. beyt)

Fakat Allah’a karşı başkalarını eş ve ortak tutan, onları Allah’ı sever gibi seven ve Allah’a karşılık onları bizzat kendilerine uyulacak varlıklar edinerek emirlerine itaat eden, özellikle Allah Teâlâ’nın hakkı olan ilâhlık sıfatına ve mabudluğuna başkalarını da ortak kılanlar büyük bir zulüm ve haksızlık içindedirler. İşte “Şüphe yok ki şirk, gerçekten çok büyük bir zulümdür!” (Lokmân 31/13) ayeti bu gerçeği beyân etmektedir. Böyle yapan zâlimler, birgün gelecek, mutlaka Allah’ın azabını göreceklerdir. İşte o zaman ne kadar kuvvet ve kudret varsa hepsinin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının ne kadar şiddetli bulunduğunu da elbette anlayacaklardır. Fakat bu durum, onlara bir fayda sağlamayacaktır. Çünkü artık dünya sayfası kapanmış, iman ve amel etme fırsatları tükenmiş, imtihan bitmiş ve sonuçların açıklanması beklenmektedir. Geriye dönüş yolları bütünüyle kapatılmış ve hesap vermek üzere ilâhî divan huzurunda durulmuştur. Bu sebeple Yüce Rabbimiz, yanlış yolda yürüyen insanların, dönüşü mümkün olmayan bu noktaya gelmeden ve çaresiz bir pişmanlık içine düşmeden önce akıllarını başlarına almalarını, Allah’ın kudret ve kuvvetini tanımalarını ve O’nun şiddetli azabından korunmaya çalışmalarını öğütlemektedir.

Zira kıyâmet günü, çok dehşetli bir gündür. O günün durumu, dünya hayatına benzemez. O gün kişi anasından, babasından, kardeşinden, eşinden ve evladından, yani en sevdiklerinden kaçacaktır. (Abese 80/34-36) Dolayısıyla o gün gelip de azâbı gördükleri zaman kendilerine uyulan önderler dünyadayken savundukları dâvânın bâtıl olduğunu itiraf ederek, kendilerine uyanlardan uzaklaşırlar, onlara lânetle mukabelede bulunurlar ve böylece aralarındaki bütün bağlar kopup parçalanır. Kötülerin ardından gidenler, uydukları o meymenetsizlerin kendilerinden uzaklaştıklarını görünce, dünyada onlara uyduklarına pişman olurlar; “keşke tekrar dünyaya dönebilsek de bunların şu anda bizden kaçtıkları gibi biz de orada onlardan kaçabilsek ve onlara uymasak!” derler. Fakat artık bu mümkün değildir. Allah Teâlâ onlara, azâbın inişini ve birbirlerinden uzaklaşmalarını gösterdiği gibi, şiddetli pişmanlıklar doğuracak amellerini de gösterecektir. Onlar, küfürleri sebebiyle iyi amellerinin boşa çıkmasına ve yaptıkları kötülüklere pişman olacaklardır. “Keşke iyiliklerimiz yok olmasaydı, keşke günah işlemeseydik” diye yakınıp duracaklardır. Müfessir Süddî’nin nakline göre, kıyâmet günü kâfirlere cennet gösterilir. Onlar Allah’a itâat etmiş olanlara verilecek köşklere bakarlarken: “Eğer siz Allah’a itaat etmiş olsaydınız bu köşkler sizin olacaktı” denilir. Bunlar mü’minler arasında taksim edilince kâfirler son derece pişmanlık duyarlar. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân, II, 102-103) Sonra cehenneme atılırlar ve oradan asla çıkamazlar.

Bu değişmez gerçekler ve kaçınılmaz sonuçlar sebebiyle, takip eden ayetlerde Cenab-ı Hak bütün insanları ikaz etmekte ve şeytana uymaktan sakındırmaktadır:
ALi ve Kızıl Gül bunu begendiler.
  Alıntı ile Cevapla
2 Hafta önce
  #8
Yöneticiبيابدوللاه
 
Ebbedullah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Profil Bilgileri    
Kayıt Tarihi: 26.07.2013
Üye No: 1132
Mesajlar: 4.784
Likes 2042
Rep Puanı: 12694
Etiketle: @Ebbedullah
Online-Ofline
Ebbedullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır










وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُبًّا لِلّٰهِۜ وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعًاۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ



“Oğlun Mûsâ’yı sandığa koyup nehre bırak! Nehir onu kıyıya atsın da, hem benim hem de onun düşmanı olan Firavun onu yanına alsın!” Ey Mûsâ: “Ayrıca bizzat benim gözetimimde yetişip eğitilmen için sana kendimden gönülleri cezbeden bir güzellik ve sevecenlik vermiştim.”

Bakara / 165. Ayet

Türkçe Okunuşu

Ve minen nasi mey yettehızü min dunillahi endadey yühıbbunehüm ke hubbillah* vellezıne amenu eşeddü hubbel lillah* velev yerallezıne zalemu iz yeravnel azabe ennel kuvvete lillahi cemıav ve ennellahe şedıdül azab

TEFSİR:
İnsanlardan bir kısmı dosdoğru yolun, tevhid caddesinin dışında kalmaktadır. Sonsuz merhamet, sınırsız kudret, sayısız nimet sahibi olan Allah’ı bir tarafa bırakıp, O’nun dışında bir kısım eşler, ortaklar ve önderler edinmekte, üstelik Allah’ı sever gibi onları sevmektedirler. Allah’ı ve emirlerini unutacak derecede onlarla hemhâl olmaktadırlar. Allah’a isyanı göze alarak onların yanlış yollarından gitmektedirler. Bu ne büyük bir gaflet ve ne büyük bir dalâlettir.

Abdullah b. Mesud (r.a.), Peygamber Efendimiz’e, “Hangi günah daha büyüktür?” diye sorduğunda Allah Rasulü (s.a.s.): “Seni yaratan yalnızca Allah olduğu halde, O’na başkasını ortak tutmandır” buyurmuştur. (Buhârî, Edeb 20; Müslim, İman 141-142)

İmrân b. Husayn şöyle anlatıyor: Resûlullah (s.a.s.) babam Husayn’a: “Kaç tane ilâha tapıyorsun?” diye sorunca babam: “Altısı yerde ve biri gökte olmak üzere yedi ilâha tapıyorum” dedi. Peygamberimiz: “Azâbından korkarak ve faydasını umarak hangisine ibâdet ediyorsun?” diye sordu. O da: “Göktekine” şeklinde cevap verince Resûlullah (s.a.s.): “Sana gökteki ilâh yeter” buyurarak onu tevhid inancına çağırdı. Sonra: “Ey Husayn! Eğer müslüman olursan sana faydalı iki söz öğreteceğim” dedi. Husayn müslüman oldu ve: “Ya Rasûlallah, bana o iki sözü öğret” diye talepte bulundu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.s.) ona: “Allahım! Bana doğruyu ilham et ve beni nefsimin şerrinden koru, de!” buyurdu. (Tirmizî, Da‘avat 69)

Dolayısıyla bu hususta iman edenlerin tuttuğu yol, en güzel yoldur. Zira onlar, şirkin her türünden uzak durarak zâtı, sıfatları ve fiilleriyle Allah’ı tanır ve O’nu her şeyden çok severler. Gerçekten mü’minlerin Allah’a olan sevgileri, bütün sevgilerin üstünde, son derece sağlam ve kuvvetlidir. Onlar mal, evlat, akraba, dost ve arkadaş gibi Allah’ın dışındaki varlıkları ise durumlarına göre ve yine Allah için severler. Dolayısıyla muhabbet açısından bir hata içine düşmezler.

Dostlarından biri, Mârûf-i Kerhî Hazretleri’ne:

“–Ey Mârûf! Seni bu derece ibâdete sevk eden nedir?” diye sormuştu. Hazret sükût etti. Arkadaşı ısrâr ederek:

“–Ölümü hatırlamak mı?” dedi. Mârûf-i Kerhî cevap verdi:

“–Ölüm dediğin nedir ki?”

“–Kabir ve âlem-i berzahı düşünmek mi?”

“–Kabir dediğin nedir ki?” Arkadaşı yine ısrâr ederek:

“–Cehennem korkusu veya cennet ümîdi mi?” diye sordu. Bunun üzerine Mârûf-i Kerhî Hazretleri şu muhteşem cevâbı verdi:

“–Bunlar da nedir ki?!. Bu saydığın şeylerin hepsini elinde tutan Zât-ı Kibriyâ öyle yüce bir Rab’dır ki, eğer O’na karşı derin bir muhabbet ve iştiyâka sahip olabilirsen, bu dediklerinin hepsini sana unutturur. Allah ile aranda bir mârifet, bir muhabbet meydana gelir ve bu sâyede O, saydıklarının hepsinden seni kurtarır!” (Topbaş, Faziletler Medeniyeti-1, 217-218)

Hz. Mevlânâ, Hak âşıklarının ilâhî muhabbet bağı içinde yaşadıkları müstesnâ hâli ne güzel anlatır:

“Hak âşıkları, ilâhî muhabbet deryâsının balıklarıdır. Onlar vuslat suyuna kanmazlar, bu sebeple balıktan başka herkes suya kandı, nasibi olmaya*nın da günü uzadıkça uzadı.” (Mevlânâ, Mesnevî, 17. beyt)

Fakat Allah’a karşı başkalarını eş ve ortak tutan, onları Allah’ı sever gibi seven ve Allah’a karşılık onları bizzat kendilerine uyulacak varlıklar edinerek emirlerine itaat eden, özellikle Allah Teâlâ’nın hakkı olan ilâhlık sıfatına ve mabudluğuna başkalarını da ortak kılanlar büyük bir zulüm ve haksızlık içindedirler. İşte “Şüphe yok ki şirk, gerçekten çok büyük bir zulümdür!” (Lokmân 31/13) ayeti bu gerçeği beyân etmektedir. Böyle yapan zâlimler, birgün gelecek, mutlaka Allah’ın azabını göreceklerdir. İşte o zaman ne kadar kuvvet ve kudret varsa hepsinin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının ne kadar şiddetli bulunduğunu da elbette anlayacaklardır. Fakat bu durum, onlara bir fayda sağlamayacaktır. Çünkü artık dünya sayfası kapanmış, iman ve amel etme fırsatları tükenmiş, imtihan bitmiş ve sonuçların açıklanması beklenmektedir. Geriye dönüş yolları bütünüyle kapatılmış ve hesap vermek üzere ilâhî divan huzurunda durulmuştur. Bu sebeple Yüce Rabbimiz, yanlış yolda yürüyen insanların, dönüşü mümkün olmayan bu noktaya gelmeden ve çaresiz bir pişmanlık içine düşmeden önce akıllarını başlarına almalarını, Allah’ın kudret ve kuvvetini tanımalarını ve O’nun şiddetli azabından korunmaya çalışmalarını öğütlemektedir.

Zira kıyâmet günü, çok dehşetli bir gündür. O günün durumu, dünya hayatına benzemez. O gün kişi anasından, babasından, kardeşinden, eşinden ve evladından, yani en sevdiklerinden kaçacaktır. (Abese 80/34-36) Dolayısıyla o gün gelip de azâbı gördükleri zaman kendilerine uyulan önderler dünyadayken savundukları dâvânın bâtıl olduğunu itiraf ederek, kendilerine uyanlardan uzaklaşırlar, onlara lânetle mukabelede bulunurlar ve böylece aralarındaki bütün bağlar kopup parçalanır. Kötülerin ardından gidenler, uydukları o meymenetsizlerin kendilerinden uzaklaştıklarını görünce, dünyada onlara uyduklarına pişman olurlar; “keşke tekrar dünyaya dönebilsek de bunların şu anda bizden kaçtıkları gibi biz de orada onlardan kaçabilsek ve onlara uymasak!” derler. Fakat artık bu mümkün değildir. Allah Teâlâ onlara, azâbın inişini ve birbirlerinden uzaklaşmalarını gösterdiği gibi, şiddetli pişmanlıklar doğuracak amellerini de gösterecektir. Onlar, küfürleri sebebiyle iyi amellerinin boşa çıkmasına ve yaptıkları kötülüklere pişman olacaklardır. “Keşke iyiliklerimiz yok olmasaydı, keşke günah işlemeseydik” diye yakınıp duracaklardır. Müfessir Süddî’nin nakline göre, kıyâmet günü kâfirlere cennet gösterilir. Onlar Allah’a itâat etmiş olanlara verilecek köşklere bakarlarken: “Eğer siz Allah’a itaat etmiş olsaydınız bu köşkler sizin olacaktı” denilir. Bunlar mü’minler arasında taksim edilince kâfirler son derece pişmanlık duyarlar. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân, II, 102-103) Sonra cehenneme atılırlar ve oradan asla çıkamazlar.

Bu değişmez gerçekler ve kaçınılmaz sonuçlar sebebiyle, takip eden ayetlerde Cenab-ı Hak bütün insanları ikaz etmekte ve şeytana uymaktan sakındırmaktadır:


ALi bunu begendi.
  Alıntı ile Cevapla
1 hafta önce
  #9
Yöneticiبيابدوللاه
 
Ebbedullah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Profil Bilgileri    
Kayıt Tarihi: 26.07.2013
Üye No: 1132
Mesajlar: 4.784
Likes 2042
Rep Puanı: 12694
Etiketle: @Ebbedullah
Online-Ofline
Ebbedullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır









لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّ۪نَۚ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّه۪ ذَوِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينَ وَابْنَ السَّب۪يلِ وَالسَّٓائِل۪ينَ وَفِي الرِّقَابِۚ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَۚ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُواۚ وَالصَّابِر۪ينَ فِي الْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَح۪ينَ الْبَأْسِۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ صَدَقُواۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ



Yüzlerinizi doğu ya da batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir.
Asıl iyilik; Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere inanan; malını sevdiği halde akrabasına, yetimlere, yoksullara, yolda kalan gariplere, dilenenlere, hürriyetine kavuşmak isteyen köle ve esirlere veren; namazı dosdoğru kılıp zekâtı ödeyen; antlaşma yaptığında sözünde duran; sıkıntı, darlık, hastalık ve şiddetli savaş zamanlarında sabredenlerin yaptığıdır.
Kulluklarında samimi ve dürüst olanlar işte bunlardır; gerçek takvâ sahipleri de yine bunlardır.






Bakara / 177. Ayet

Türkçe Okunuşu

Leysel birra en tüvellu vücuheküm kıbelel meşrikı vel mağribi ve lakinnel birra men amene billahi vel yevmil ahıri vel melaiketi vel kitabi ven nebiyyın* ve atel male ala hubbihı zevil kurba vel yetama vel mesakıne vebnes sebıli ves sailıne ve fir rikab* ve ekames salate ve atez zekah* vel mufune bi ahdihim iza ahedu* ves sabirıne fil be'sai ved darrai ve hıynel be's* ülaikellezıne sadeku* ve ülaike hümül müttekun


TEFSİR:
İnsanlardan bir kısmı dosdoğru yolun, tevhid caddesinin dışında kalmaktadır. Sonsuz merhamet, sınırsız kudret, sayısız nimet sahibi olan Allah’ı bir tarafa bırakıp, O’nun dışında bir kısım eşler, ortaklar ve önderler edinmekte, üstelik Allah’ı sever gibi onları sevmektedirler. Allah’ı ve emirlerini unutacak derecede onlarla hemhâl olmaktadırlar. Allah’a isyanı göze alarak onların yanlış yollarından gitmektedirler. Bu ne büyük bir gaflet ve ne büyük bir dalâlettir.

Abdullah b. Mesud (r.a.), Peygamber Efendimiz’e, “Hangi günah daha büyüktür?” diye sorduğunda Allah Rasulü (s.a.s.): “Seni yaratan yalnızca Allah olduğu halde, O’na başkasını ortak tutmandır” buyurmuştur. (Buhârî, Edeb 20; Müslim, İman 141-142)

İmrân b. Husayn şöyle anlatıyor: Resûlullah (s.a.s.) babam Husayn’a: “Kaç tane ilâha tapıyorsun?” diye sorunca babam: “Altısı yerde ve biri gökte olmak üzere yedi ilâha tapıyorum” dedi. Peygamberimiz: “Azâbından korkarak ve faydasını umarak hangisine ibâdet ediyorsun?” diye sordu. O da: “Göktekine” şeklinde cevap verince Resûlullah (s.a.s.): “Sana gökteki ilâh yeter” buyurarak onu tevhid inancına çağırdı. Sonra: “Ey Husayn! Eğer müslüman olursan sana faydalı iki söz öğreteceğim” dedi. Husayn müslüman oldu ve: “Ya Rasûlallah, bana o iki sözü öğret” diye talepte bulundu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.s.) ona: “Allahım! Bana doğruyu ilham et ve beni nefsimin şerrinden koru, de!” buyurdu. (Tirmizî, Da‘avat 69)

Dolayısıyla bu hususta iman edenlerin tuttuğu yol, en güzel yoldur. Zira onlar, şirkin her türünden uzak durarak zâtı, sıfatları ve fiilleriyle Allah’ı tanır ve O’nu her şeyden çok severler. Gerçekten mü’minlerin Allah’a olan sevgileri, bütün sevgilerin üstünde, son derece sağlam ve kuvvetlidir. Onlar mal, evlat, akraba, dost ve arkadaş gibi Allah’ın dışındaki varlıkları ise durumlarına göre ve yine Allah için severler. Dolayısıyla muhabbet açısından bir hata içine düşmezler.

Dostlarından biri, Mârûf-i Kerhî Hazretleri’ne:

“–Ey Mârûf! Seni bu derece ibâdete sevk eden nedir?” diye sormuştu. Hazret sükût etti. Arkadaşı ısrâr ederek:

“–Ölümü hatırlamak mı?” dedi. Mârûf-i Kerhî cevap verdi:

“–Ölüm dediğin nedir ki?”

“–Kabir ve âlem-i berzahı düşünmek mi?”

“–Kabir dediğin nedir ki?” Arkadaşı yine ısrâr ederek:

“–Cehennem korkusu veya cennet ümîdi mi?” diye sordu. Bunun üzerine Mârûf-i Kerhî Hazretleri şu muhteşem cevâbı verdi:

“–Bunlar da nedir ki?!. Bu saydığın şeylerin hepsini elinde tutan Zât-ı Kibriyâ öyle yüce bir Rab’dır ki, eğer O’na karşı derin bir muhabbet ve iştiyâka sahip olabilirsen, bu dediklerinin hepsini sana unutturur. Allah ile aranda bir mârifet, bir muhabbet meydana gelir ve bu sâyede O, saydıklarının hepsinden seni kurtarır!” (Topbaş, Faziletler Medeniyeti-1, 217-218)

Hz. Mevlânâ, Hak âşıklarının ilâhî muhabbet bağı içinde yaşadıkları müstesnâ hâli ne güzel anlatır:

“Hak âşıkları, ilâhî muhabbet deryâsının balıklarıdır. Onlar vuslat suyuna kanmazlar, bu sebeple balıktan başka herkes suya kandı, nasibi olmaya*nın da günü uzadıkça uzadı.” (Mevlânâ, Mesnevî, 17. beyt)

Fakat Allah’a karşı başkalarını eş ve ortak tutan, onları Allah’ı sever gibi seven ve Allah’a karşılık onları bizzat kendilerine uyulacak varlıklar edinerek emirlerine itaat eden, özellikle Allah Teâlâ’nın hakkı olan ilâhlık sıfatına ve mabudluğuna başkalarını da ortak kılanlar büyük bir zulüm ve haksızlık içindedirler. İşte “Şüphe yok ki şirk, gerçekten çok büyük bir zulümdür!” (Lokmân 31/13) ayeti bu gerçeği beyân etmektedir. Böyle yapan zâlimler, birgün gelecek, mutlaka Allah’ın azabını göreceklerdir. İşte o zaman ne kadar kuvvet ve kudret varsa hepsinin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının ne kadar şiddetli bulunduğunu da elbette anlayacaklardır. Fakat bu durum, onlara bir fayda sağlamayacaktır. Çünkü artık dünya sayfası kapanmış, iman ve amel etme fırsatları tükenmiş, imtihan bitmiş ve sonuçların açıklanması beklenmektedir. Geriye dönüş yolları bütünüyle kapatılmış ve hesap vermek üzere ilâhî divan huzurunda durulmuştur. Bu sebeple Yüce Rabbimiz, yanlış yolda yürüyen insanların, dönüşü mümkün olmayan bu noktaya gelmeden ve çaresiz bir pişmanlık içine düşmeden önce akıllarını başlarına almalarını, Allah’ın kudret ve kuvvetini tanımalarını ve O’nun şiddetli azabından korunmaya çalışmalarını öğütlemektedir.

Zira kıyâmet günü, çok dehşetli bir gündür. O günün durumu, dünya hayatına benzemez. O gün kişi anasından, babasından, kardeşinden, eşinden ve evladından, yani en sevdiklerinden kaçacaktır. (Abese 80/34-36) Dolayısıyla o gün gelip de azâbı gördükleri zaman kendilerine uyulan önderler dünyadayken savundukları dâvânın bâtıl olduğunu itiraf ederek, kendilerine uyanlardan uzaklaşırlar, onlara lânetle mukabelede bulunurlar ve böylece aralarındaki bütün bağlar kopup parçalanır. Kötülerin ardından gidenler, uydukları o meymenetsizlerin kendilerinden uzaklaştıklarını görünce, dünyada onlara uyduklarına pişman olurlar; “keşke tekrar dünyaya dönebilsek de bunların şu anda bizden kaçtıkları gibi biz de orada onlardan kaçabilsek ve onlara uymasak!” derler. Fakat artık bu mümkün değildir. Allah Teâlâ onlara, azâbın inişini ve birbirlerinden uzaklaşmalarını gösterdiği gibi, şiddetli pişmanlıklar doğuracak amellerini de gösterecektir. Onlar, küfürleri sebebiyle iyi amellerinin boşa çıkmasına ve yaptıkları kötülüklere pişman olacaklardır. “Keşke iyiliklerimiz yok olmasaydı, keşke günah işlemeseydik” diye yakınıp duracaklardır. Müfessir Süddî’nin nakline göre, kıyâmet günü kâfirlere cennet gösterilir. Onlar Allah’a itâat etmiş olanlara verilecek köşklere bakarlarken: “Eğer siz Allah’a itaat etmiş olsaydınız bu köşkler sizin olacaktı” denilir. Bunlar mü’minler arasında taksim edilince kâfirler son derece pişmanlık duyarlar. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân, II, 102-103) Sonra cehenneme atılırlar ve oradan asla çıkamazlar.

Bu değişmez gerçekler ve kaçınılmaz sonuçlar sebebiyle, takip eden ayetlerde Cenab-ı Hak bütün insanları ikaz etmekte ve şeytana uymaktan sakındırmaktadır:

ALi bunu begendi.
  Alıntı ile Cevapla
1 hafta önce
  #10
Yöneticiبيابدوللاه
 
Ebbedullah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Profil Bilgileri    
Kayıt Tarihi: 26.07.2013
Üye No: 1132
Mesajlar: 4.784
Likes 2042
Rep Puanı: 12694
Etiketle: @Ebbedullah
Online-Ofline
Ebbedullah isimli Üye şimdilik offline konumundadır










لَتَجِدَنَّ اَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذ۪ينَ اَشْرَكُواۚ وَلَتَجِدَنَّ اَقْرَبَهُمْ مَوَدَّةً لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰىۜ ذٰلِكَ بِاَنَّ مِنْهُمْ قِسّ۪يس۪ينَ وَرُهْبَانًا وَاَنَّهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ



İnsanlar içinde mü’minlere en şiddetli düşmanlık besleyenlerin yahudiler ve Allah’a şirk koşanların olduğunu görürsün.
Yine insanlar içinde mü’minlere sevgi, şefkat ve alaka bakımından en çok yakınlık duyanların ise “Biz hıristiyanız” diyenler olduğunu görürsün.
Çünkü onların içinde ilim ve ibâdetle meşgul dürüst din âlimleri ve kendilerini Allah’a adamış rahipler vardır.
Onlar, gerçekler karşısında büyüklenmezler.


Mâide / 82. Ayet

Türkçe Okunuşu

Le tecidenne eşedden nasi adavetel lillezıne amenül yehude vellezıne eşraku ve le tecidenne akrabehüm meveddetel lillezıne amenüllezıne kalu inna nesara zalike bi enne münhüm kıssısıne ve ruhbanev ve ennehüm la yestekbirun

TEFSİR:
Bu âyet ve bundan sonraki üç ayetin (82-85) iniş sebebi olarak şu hâdiseler rivayet edilmektedir:

Birincisi; Allah Resûlü (s.a.s.) Mekke-i Mükerreme’de müşriklerin, ashâbına kötülük yapmalarından endişe etmekteydi. Bir çıkış yolu olarak Cafer b. Ebî Talib ve İbn Mes’ûd’u ashâbından bir grup ile birlikte Necaşi’ye gönderdi. Onlara: “O sâlih bir kraldır; zulmetmez ve yanında kimseye zulmedilmez. Ona gidin. Umulur ki Allah bu şekilde müslümanlara bir ferahlık ve kurtuluş müyesser kılar” buyurdu. Cafer ve yanındakiler Necâşî’nin yanına varınca onlara ikramda bulundu ve: “Size indirilen Kur’an’dan bir şeyler biliyor musunuz?” diye sordu. “Evet” dediler. “O halde onlardan okuyun” dedi. Etrafında papaz ve rahipler de vardı. Cafer (r.a.) Meryem süresini okumaya başladı. Her bir âyeti okuduğunda burada zikredilen gerçekleri tanıyıp bildikleri için gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Hatta Necâşî, yerden bir ot parçası alarak: “Vallahi, Allah Teâlâ’nın İncil’de Hz. Meryem ve Hz. İsa hakkında bahsettiği ile bu ayetler arasında şu kadarcık bile bir fark yok” dedi. Hz. Cafer kıraatini tamamlayıncaya kadar da ağlamaya devam ettiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîmeler nâzil oldu. (Vâhidî, Esbâbu’n-nüzûl, s. 205-206; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, XII, 57)

İkincisi; Habeş kralı Necâşî, tebaasının seçkinlerinden 30 kişilik bir heyeti Resûl-i Ekrem (s.a.s.) göndermişti. Efendimiz onlara Kur’ân’dan Yâsîn sûresini okudu. Orada bulunanların kalpleri inceldi, ağladılar ve: “Allah’a yemin ederiz ki biz bunları biliyoruz. Bunlar İsa’ya indirilenlere ne kadar çok benziyor” deyip iman ettiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîmeler indirildi. Bu hey’et, Necâşî’ye dönüp olanları ona da anlattılar ve o da müslüman oldu. Necâşî müslüman olarak öldü. Onun ölüm haberi Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’e ulaşınca Medine’de onun için giyâbî cenaze namazı kıldırdı. (Taberî, VII, 3-6; Vâhidi, s. 206)

Mü’minlere en amansız düşmanlık yapanlar ve yapacak olanlar yahudiler ve müşriklerdir. Düşmanlığın şiddeti açısından yahudiler müşriklerden de önde gelmektedir. Çünkü bunların dünya hırsı hepsinden daha fazladır. (bk. Bakara 2/96) Kalpleri son derece kasvetlidir. (bk. Mâide 5/13) İmansızlık, menfaatperestlik ve günahlar yüzünden o kalpler taş gibi, taştan daha katı hale gelmiştir. (bk. Bakara 2/74) Nefsani arzularına düşkünlükleri, fesat çıkarmaya meyilleri, Hakk’a karşı kibir ve inatları pek kuvvetlidir. Peygamberleri yalanlama ve öldürmede, isyan ve ihtilal yapmada, fitne ateşini körüklemede maharet ve alışkanlıkları pek çoktur. müslümanlara şiddetli düşmanlıklarının altında yatan mühim sebeplerden bir kısmı bunlardır. Mü’minlere muhabbet besleme açısından en yakın olanlar ise “Biz hıristiyanız” diyen kimselerdir. Aslında çoğunluk itibariyle bunlar mü’min değildir ve müslümanlara karşı düşmanlık bunlarda da mevcuttur. Fakat yahudi ve müşriklerle mukayese edildiğinde öbürlerinin düşmanlık yönleri önde, bunların ise mü’minleri sevebilme kabiliyeti fazladır. Bu âyet-i kerîmede yahudilere nispetle hıristiyanlardan daha fazla kimsenin hidâyete ereceğine işaret vardır ki tarihi gerçekler de bunun doğruluğuna şâhitlik yapmaktadır.

Âyet-i kerîmede hıristiyanların müslümanlara daha yakın olmalarının sebepleri şöyle haber verilmektedir:

› Hıristiyanlar arasında kıssîslerin yani ilim ve ibâdetle meşgul olan keşişlerin bulunmasıdır. Bunlar ilmî ve dinî araştırmalar itibariyle Hıristiyanların önde gelen bilginleri ve ibâdetle meşgul olan kişileridir.

› Onlar arasında ruhbanların bulunmasıdır. Ruhban, “râhipler” demektir. Allah ve âhiret korkusuyla mânastırlarda ibâdete çekilen, nefislerini ezen ve dünyayı terk eden kişilere bu isim verilmektedir.

› Hıristiyanların, yahudi ve müşriklere göre gerçekleri kabulde daha ılımlı ve mütevazı insanlar olmalarıdır. Tevazu, insanın Yüce Allah’ın kudreti karşısında kendi küçüklüğünün ve aczinin idraki içinde olması, bu sebeple bir yandan O’na itaat etmesi, diğer yandan O’nun yaratıklarına karşı şefkat ve merhametle muamele etmesini ifade eder. Dolayısıyla burada alçak gönüllü olmayı ve kendine kötülük edene bile müsamaha ile davranmayı esas kabul eden Hıristiyanlığın, bu anlayışa diğer dinlere nispetle daha yakın olduğuna dikkat çekilmiştir. Özellikle dini kaynaklarından öğrenen, ilim ve amele ehemmiyet veren âlimlerin ve dünyaya ait arzulardan arınmaya çalışan rahiplerin, mânevîyat önderlerinin varlığı, Hıristiyanların kibirlerini kıran ve onları mü’minleri sevmeye yaklaştıran mühim bir sebep olduğu anlaşılmaktadır.

Görüldüğü üzere kibirsiz, mütevazı ve mü’minlere muhabbet bakımından diğerlerinden daha yakın duran Hıristiyanlar içinde Kur’an’a ve Peygamber (s.a.s.) Efendimiz’e iman eden ve iman edecek olan rakik kalpli, Hakk’ı bilen mü’minlerin de bulunduğunu haber vermek üzere şöyle buyrulur:
Beste ve ALi bunu begendiler.
  Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
ayetler, ile, ilgili, sevgi


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık







Powered by vBulletin® Version 3.8.11
Copyright ©2000 - 2020, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.1



  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
SevgiForum